Yazar: İngilizce Pusulam

  • Profesyonel ve akıcı bir dille İngilizce e-posta nasıl yazılır?

    Profesyonel ve akıcı bir dille İngilizce e-posta nasıl yazılır?

    İngilizce E-posta Yazma Sanatı: ‘Send’ Tuşuna Korkmadan Basmanın Sırları

    İngilizce E-posta Yazma Sanatı: ‘Send’ Tuşuna Korkmadan Basmanın Sırları

    Merhaba,

    O hissi çok iyi bilirim. Bembeyaz bir ekran, yanıp sönen bir imleç ve zihninde yankılanan o tek soru: “Allah aşkına, bunu İngilizce nasıl diyeceğim?”

    Acaba fazla mı samimi olurum? Ya da tam tersi, soğuk ve mesafeli mi görünürüm? Cümlem çok mu “Türkçe kokuyor”? Ya bir hata yaparsam ve karşımdaki beni ciddiye almazsa? Bu endişeler tanıdıksa, bir saniye dur ve derin bir nefes al. Yalnız değilsin. Çeyrek asırlık öğretmenlik hayatımda, en parlak yöneticilerden en hevesli yeni mezunlara kadar sayısız insanın bu anı yaşadığını gördüm.

    Ama sana bir sır vereyim mi? Düzgün ve etkili e-postalar yazmak, doğuştan gelen bir yetenek falan değil. Ya da sadece İngilizceyi anadili gibi konuşanların tekelinde olan bir şey hiç değil. Bu, doğru tekniklerle ve bakış açısıyla öğrenilebilen, geliştirilebilen bir beceri. Tıpkı araba kullanmak veya lezzetli bir menemen yapmak gibi.

    Bu yazıda sana internetten kopyalanmış kalıplar ya da sıkıcı gramer kuralları listesi vermeyeceğim. Onun yerine, sana bir pusula uzatacağım. Yılların tecrübesiyle süzülüp gelmiş, gerçekten işe yarayan bir yol haritası. Amacım, bu yolda attığın her adımı daha emin atmanı sağlamak.

    Hazırsan, pusulanı ayarlayalım ve o “Send” tuşuna korkmadan basacağın güne doğru bir yolculuğa çıkalım.

    En Büyük Hatalar: “Neden Olmuyor?” Sorunsalı

    Yola çıkmadan, ayağımıza takılma ihtimali en yüksek taşları bir kenara atalım. Eğer e-posta yazarken tıkanıyorsan, sorun büyük ihtimalle sende değil, izlediğin yanlış stratejilerde. İşte benim “öğrenmeyi yavaşlatan” dediğim en yaygın tuzaklar:

    • Türkçe Düşünüp İngilizce Yazma Tuzağı: “Durumu arz ederim” gibi ifadeleri kelimesi kelimesine çevirmeye çalışmak, belki de en büyük hata. Her dilin kendine has bir melodisi, bir nezaket kodu ve iş kültürü vardır. Unutma, amacımız kelimeleri değil, asıl niyeti ve fikri tercüme etmek olmalı.
    • “Ya Hep Ya Hiç” Mükemmeliyetçiliği: Edebi bir şaheser yaratmaya çalışırken dakikalarca tek bir sıfat üzerinde kafa patlatmak… Tanıdık geldi mi? İletişimdeki asıl amaç anlaşılmaktır, Shakespeare’e rakip olmak değil. Şunu bir kabul edelim: İyi bir e-posta, mükemmel olan değil, işini gören e-postadır.
    • Kalıp Ezberciliği: İnternetten bulduğun 10 tane hazır şablonu ezberlemek, sana sadece o 10 durumda yardımcı olur. Peki ya 11. bir senaryo karşına çıkarsa? Ezber, anlamanın ve durumu adapte etmenin önündeki en büyük engeldir.
    • Geri Bildirim Almamak: Yazdın, gönderdin, bitti. Peki o e-posta gerçekten işe yaradı mı? İstediğin yanıtı alabildin mi? Kullandığın ton doğru muydu? Bu soruları sormadan, neyi yanlış yaptığını fark etmeden ilerlemek neredeyse imkansızdır. Kendi hatalarından ders çıkarmadığın her an, aslında aynı hataları tekrarlama antrenmanı yapıyorsun demektir.

    Benim Pusulam: 4 Altın Kural

    Yıllar içinde, öğrencilerimin bu dört temel prensibi benimsediğinde nasıl hızla yol aldıklarını gördüm. Bunlar benim için İngilizce öğreniminin adeta anayasasıdır.

    Kural 1: Pratik > Teori (Şefin Mutfağı Prensibi)

    Yemek kitapları sana en harika tarifleri verebilir. Ama sen o mutfağa girip soğan doğramadan, belki birkaç kez elini yakmadan veya tuzu fazla kaçırmadan “şef” olamazsın. İngilizce e-posta da tam olarak böyledir. Mesele kuralları bilmek değil, o kuralları kullanabilmektir. Okuduğun her yeni bilgiden sonra kendine sorman gereken tek bir soru var: “Peki, ben bunu bugünkü hangi e-postamda deneyebilirim?”

    Kural 2: Düzenlilik Kuralı (Sağlık Yürüyüşü Metaforu)

    Kimse pazar günü 10 saat spor yapıp sonraki bir ay boyunca kanepede oturarak sağlıklı kalamaz, değil mi? İngilizce biraz nankördür, sürekli ilgi ister. Her gün sadece 15 dakika ayırmak, haftada bir gün 3 saat çalışmaktan çok daha etkilidir. Her gün tek bir tane bile olsa, kısacık bir e-posta yazma hedefi koy. Bu, beynine “İngilizce benim günlük hayatımın normal bir parçası” sinyalini vermenin en güçlü yoludur.

    Kural 3: Aşamalı Gelişim (Spor Salonu Metaforu)

    Spor salonuna ilk kez gidip her gün aynı 5 kiloluk ağırlığı kaldırırsan ne olur? Bir süre sonra o ağırlık sana tüy gibi gelir ama kasların bir milim bile gelişmez. Gelişim, konfor alanının bir adım dışına çıktığında başlar. E-posta pratiğin için de bu geçerli. Sürekli “Hi, how are you? I am fine.” seviyesinde takılıp kalma. Bugün basit bir teşekkür e-postası mı yazdın? Harika. Yarın bir toplantı tarihi önermeyi dene. Haftaya da daha karmaşık bir konuda bilgi isteyen bir e-posta taslağı hazırla. Kendine biraz meydan oku, çünkü asıl gelişim tam olarak orada saklı.

    Kural 4: Hata Analizi (Dedektiflik Oyunu)

    Gönderdiğin her e-posta, bir sonraki e-postan için en değerli ders kitabındır. “Gönderilenler” kutunu aç ve bir dedektif gibi kendi yazdıklarını incele. “Şu cümleyi daha basit nasıl ifade edebilirdim?”, “Karşımdaki bu talebimi neden yanlış anlamış olabilir?”, “Bu kelime yerine hangisini kullansaydım daha profesyonel dururdu?” diye sor. Hataların senin en kişisel ve dürüst öğretmenindir. Yeter ki onları dinlemeyi ve anlamayı seç.

    Peki, Nereden Başlayacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi

    “Tamam hocam, felsefeyi anladık da… ilk adımı nasıl atacağız?” dediğini duyar gibiyim. İşte hemen bugün başlayabileceğin somut bir eylem planı.

    1. Adım 1: Cephaneliğini Oluştur (Hazırlık)

      Bir şefin bıçak seti neyse, senin için de temel e-posta yapıları odur. Bir not defterine veya dijital bir dosyaya şu başlıkları aç ve her birinin altına farklı durumlar için (resmi, yarı resmi, samimi) birkaç “Lego parçası” koy:

      • Konu (Subject Line): Net ve özetleyici. (Örn: “Meeting Request: Marketing Strategy”, “Question about Invoice #12345”)
      • Selamlama (Greeting): Kime yazdığına göre değişir. (“Dear Mr. Smith,” “Hi Ayşe,” “Hello team,”)
      • Açılış Cümlesi (Opening Line): Neden yazdığını belirt. (“I am writing to…”, “I hope this email finds you well.”, “Just following up on…”)
      • Ana Metin (Body): Mesajını açık ve net paragraflara böl.
      • Kapanış ve Eylem Çağrısı (Closing & Call to Action): Ne beklediğini söyle. (“I look forward to hearing from you.”, “Please let me know if you have any questions.”)
      • Vedalaşma (Sign-off): (“Best regards,” “Sincerely,” “Thanks,”)
    2. Adım 2: Rol Yapma (Simülasyon)

      Gerçekten o e-postayı göndermeden önce prova yap. Hayali senaryolar yarat:

      • Patronundan bir gün izin isteyen bir e-posta yaz.
      • Bir müşterinin şikayetine cevap ver.
      • Beğendiğin bir şirketin İK departmanına kendini tanıtan bir e-posta gönder.

      Bu alıştırmalar, gerçek an geldiğinde panik butonuna basmanı önleyecek en iyi aşıdır.

    3. Adım 3: Profesyonel Geri Bildirim Al (Test ve Gelişim)

      Kendi hatalarını görmek bir yere kadar etkilidir, kabul. Ama bazen göremediğimiz kör noktaları bize gösterecek profesyonel bir göze ihtiyaç duyarız. Peki yazdıklarınızın doğruluğunu, tonunu ve akıcılığını kiminle test edeceksiniz?

      İşte bu noktada, yıllardır öğrencilerime tavsiye ettiğim, sadece pratik yapmanın ötesine geçen bir yapı devreye giriyor. Bu konuda öğrenciyi gerçekten merkeze alan ve sonuç odaklı çalışan bir sistemi özellikle önemsiyorum: Konuşarak Öğren. Neden mi bu kadar eminim?

      Çünkü Konuşarak Öğren, sana rastgele bir konuşma partneri sunmuyor. Sana özel atanan, ana dili İngilizce olan, eğitmen lisanslı bir eğitmenle birebir çalışıyorsun. Bu eğitmen, senin hedeflerine (örneğin iş e-postaları yazmak), seviyene ve ilgi alanlarına göre belirleniyor. Her gün aynı saatte aranarak derse girmen, “bugünlük atlasam mı” bahanelerini ortadan kaldırıyor. Belki de en önemlisi, sana atanan özel mentörün gelişimini sürekli takip ediyor, raporlar sunuyor ve e-posta yazımı gibi spesifik konularda zayıf olduğun alanları güçlendirmen için sana özel destek sağlıyor. Bu bir dil kursundan çok, kişisel bir koçluk programı gibi işliyor. Unutma, doğru ve yapıcı geri bildirim olmadan gerçek gelişim olmaz.

    Kaptanın Son Sözü

    İngilizce e-posta yazmak, başta gözünü korkutabilir. Ama doğru bilgi, düzenli pratik ve en önemlisi sabırlı adımlarla ilerlemek, sandığından çok daha kolay.

    Mükemmel olmak zorunda değilsin. Sadece dünden biraz daha iyi olman yeterli. Bugün atacağın o küçücük bir adımın, altı ay sonra dönüp baktığında seni ne kadar ileri taşıdığına şaşıracaksın.

    Unutma, bu senin yolculuğun ve pusula artık elinde. Tek yapman gereken ilk adımı atmak.

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: Resmi ve samimi dil arasındaki farkı nasıl anlarım?

    Cevap: En basit kural şu: Karşınızdaki kişiye normal hayatta “Bey/Hanım” diye mi hitap edersiniz, yoksa adıyla mı? Eğer “Ahmet Bey” diyorsanız, e-postanızda “Dear Mr. Yilmaz” gibi resmi bir dil kullanın. Eğer “Ayşe” diyorsanız, “Hi Ayşe” gibi daha samimi bir başlangıç yapabilirsiniz. Şüphede kaldığınızda, her zaman bir tık daha resmi olmak en güvenli yoldur.

    Soru 2: Çok basit cümleler kurmaktan korkuyorum, ne yapmalıyım?

    Cevap: Açık ve net olmak, karmaşık olmaktan her zaman daha değerlidir. İngilizcede güzel bir söz var:

    “Clear is kind.” (Net olmak, nazik olmaktır.)

    Kimse sizin uzun ve süslü cümlelerinizi deşifre etmekle uğraşmak istemez. Mesajınız anlaşıldığı sürece, basit cümleler bir zayıflık değil, aksine bir güçtür. Zamanla kelime dağarcığınız geliştikçe cümleleriniz de kendiliğinden zenginleşecektir.

    Soru 3: Yazdığım e-postanın tonunu (kızgın, mutlu, nötr) nasıl doğru ayarlarım?

    Cevap: Tonu ayarlayan şey sihirli kelimeler ve ifadelerdir. Örneğin, bir eleştiri yaparken “You did this wrong” (Bunu yanlış yaptın) demek yerine “I think there might be a misunderstanding about…” (Sanırım… konusunda bir yanlış anlaşılma oldu) demek tonu anında yumuşatır. “Please” (lütfen), “I would appreciate it if…” (eğer yaparsanız çok sevinirim), “thank you” (teşekkürler) gibi ifadeleri cömertçe kullanmaktan çekinmeyin.

    Soru 4: Gramer ve yazım hatalarını nasıl en aza indiririm?

    Cevap: E-postanızı göndermeden önce mutlaka bir kez yüksek sesle okuyun. Kulağınız, gözünüzün kaçırdığı eksik kelime gibi hataları yakalayabilir. Ayrıca, tarayıcınıza veya metin düzenleyicinize entegre çalışan dijital yazım denetleyicilerden faydalanın. Bu araçlar mükemmel değildir ama temel hataları yakalamak için harikadırlar.

  • İngilizce bir sunum yaparken nelere dikkat etmeliyim?

    İngilizce bir sunum yaparken nelere dikkat etmeliyim?

    Slaytların Ötesinde: İz Bırakan Bir İngilizce Sunum Nasıl Yapılır?

    Slaytların Ötesinde: İz Bırakan Bir İngilizce Sunum Nasıl Yapılır?

    Merhaba yol arkadaşım,

    O anı bilirim. Bütün gözler sana dönmüş, kalbin göğüs kafesini dövüyor, avuçların terliyor… Önünde bir sunum, karşında bir kitle ve ağzından dökülecek her kelime İngilizce olmak zorunda. Aklından geçenleri duyar gibiyim: “Ya takılırsam? Ya kelimeleri unutursam? Ya aksanımla dalga geçerlerse?” Bu korku, en parlak fikirleri bile gölgede bırakabiliyor, değil mi? İnan bana, 25 yıllık öğretmenlik hayatımda bu endişeyi sayısız yüzde gördüm.

    Ama gel sana bir sır vereyim. Mükemmel bir sunum, mükemmel bir İngilizceyle değil, sağlam bir hazırlık ve sarsılmaz bir özgüvenle yapılır. O sahnede parlaman için sana ne gramer kitaplarının ne de ezber listelerinin sunabileceği bir şey vereceğim: Yılların tecrübesiyle damıtılmış, gerçekçi ve işe yarayan bir yol haritası.

    Hazırsan, İngilizce pusulanı ayarlayalım ve şu korku dağını birlikte aşalım!

    En Sık Düşülen Hatalar: “Neden Bir Türlü Olmuyor?”

    Sunum kaygısının kökeninde genellikle birkaç tanıdık hata yatıyor. Bak bakalım, hangileri sana da dokunuyor.

    • Metin Ezberleme Tuzağı: Belki de en büyük hata! Sunum metnini kelimesi kelimesine ezberlemeye çalışmak, kendini mayın tarlasına sokmak gibidir. Bir kelimeyi unuttuğun an, domino taşları gibi her şey devrilebilir. Unutma, bu bir konuşma, şiir dinletisi değil.
    • “Kusursuz Olmalıyım” Baskısı: Churchill edasıyla konuşmaya çalışmak, süslü ve kimsenin anlamadığı karmaşık cümleler kurmak… Bunlar sadece sırtındaki yükü artırır. Amacın bir başyapıt yaratmak değil, mesajını net ve anlaşılır bir şekilde karşıya geçirmek.
    • Slaytlara Sığınmak: Slaytları kelimelerle dolu bir kopya kağıdına çevirmek… İnsanlar okumak için değil, seni dinlemek için oradalar. Slaytlar senin yardımcın olmalı, patronun değil.
    • Provayı Es Geçmek: “Aklımda zaten, bir şekilde hallederim,” demek, kendini hazırlıksız bir savaşa göndermektir. Prova; sadece ne söyleyeceğini değil, nasıl söyleyeceğini, nerede nefes alacağını ve hangi bölümün ne kadar sürdüğünü anlamaktır.

    Bu hatalardan birini veya birkaçını yapıyorsan, “neden olmuyor?” sorusunun cevabı başka yerde değil, tam da burada. Sorun sende değil, seçtiğin yöntemde.

    Benim Pusulam: Sahada Test Edilmiş 4 Altın Kural

    Yıllar boyunca yüzlerce öğrencimin başarıya ulaştığını görmemi sağlayan, benim için anayasa niteliğinde dört kural var. Bunları benimse, sadece sunumlarda değil, tüm İngilizce yolculuğunda farkı hissedeceksin.

    Kural 1: Pratik > Teori (Direksiyona Geç!)

    “Hocam, bütün grameri yalayıp yuttum ama iki kelimeyi bir araya getiremiyorum.” Bu cümleyi o kadar çok duydum ki… Kitaplar sana yol haritası verir, ama arabayı kullanacak olan sensin. Direksiyona geçmeden şoför olunmaz. İngilizce sunum da tam olarak böyle. Sunum teknikleri üzerine on kitap bitirsen de, bir kez bile sesli prova yapmazsan o sahnede tökezlemen neredeyse garantidir. Bilmekle yapmak arasındaki o devasa uçurumu kapatmanın tek bir yolu var: Yapmak.

    Kural 2: Düzenlilik (Her Gün 15 Dakika Mucizesi)

    İngilizce, bir hafta sonu 10 saat çalışılıp sonra bir ay unutulacak bir maraton değildir. Her gün 15 dakika atılan adımlarla çıkılan bir sağlık yürüyüşüdür. Sunumuna bir ay mı var? Harika! Sakın son haftaya veya son geceye sıkıştırma. Her gün sadece 15-20 dakikanı ayır. Bir gün sadece giriş bölümünü çalış. Ertesi gün ilk üç slaytı sesli anlat. Bu düzenli tekrar, bilgiyi kısa süreli hafızadan kalıcı hafızaya taşır. Böylece sunum günü geldiğinde kelimeler ağzından sanki hep oradalarmış gibi dökülür.

    Kural 3: Aşamalı Gelişim (Spor Salonu Mantığı)

    Her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırırsan kasların gelişir mi? Gelişmez. İngilizce de böyledir. Konfor alanının bir tık dışına çıkmadıkça yerinde sayarsın. Sunum provasını da bir antrenman gibi düşün.

    1. 1. Aşama: Ayna karşısında tek başına prova yap. (Bu 5 kg’lık dambıl)
    2. 2. Aşama: Telefonuna kendini videoya çek ve o videoyu (acı da olsa) izle. (Bu 10 kg)
    3. 3. Aşama: En güvendiğin, seni yargılamayacak bir arkadaşına sunum yap. (Bu 15 kg)
    4. 4. Aşama: Birkaç kişilik küçük bir gruba sunum yapma imkanın varsa, kaçırma! (İşte bu 20 kg)

    Her aşama seni biraz daha zorlayacak, ama sunum günü geldiğinde o kaslar çoktan hazır olacak.

    Kural 4: Kişiselleştirme ve Hata Analizi (En İyi Öğretmen: Kendi Hataların)

    Hataların en iyi öğretmenindir, ama sadece onları dinlemeyi kabul edersen. Kendi yanlışlarını görmezden gelerek doğruyu bulamazsın. Prova yaparken kendini videoya çekmeni boşuna istemedim. O video, senin en dürüst eleştirmenin. Nerelerde “ııı, eee” diye duraksıyorsun? Hangi kelimeyi söylerken takılıyorsun? Çok mu hızlı konuşuyorsun? Beden dilin ne anlatıyor, ellerin cebinde mi? Bu anları tespit et ve bir sonraki provada sadece o zayıf noktayı güçlendirmeye odaklan. Herkesin takıldığı yer farklıdır. Başkasının değil, kendi açığını bul ve onar.

    Peki, Ne Yapacağız? İşte Adım Adım Uygulama Rehberi

    Teori güzel, ama şimdi kolları sıvama zamanı. O sunumu unutulmaz kılacak somut adımlar:

    1. Adım: Temeli Sağlam At (Hazırlık Aşaması)

    • Tek Cümlelik Mesaj: Dinleyiciler bu sunumdan sadece tek bir cümleyle ayrılacak olsaydı, o cümle ne olurdu? Önce onu bul. Tüm sunumunu o cümlenin etrafına ör.
    • Basit Tut (KISS Prensibi): “Keep It Simple, Stupid!” (Basit ve Anlaşılır Tut!). Kimseyi etkilemek için ağdalı kelimeler kullanma. Amaç anlaşılmak. Unutma, netlik, havalı olmaktan her zaman daha güçlüdür.
    • Yapını Kur: Klasik ama şaşmaz bir formül:
      • Giriş: Onlara ne anlatacağını söyle.
      • Gelişme: Anlat.
      • Sonuç: Onlara ne anlattığını özetle.

      Bu yapı, dinleyicinin zihninde bir harita oluşturur ve kaybolmalarını önler.

    2. Adım: Slaytları Akıllıca Kullan (Görsel Destek)

    • Az Yazı, Çok Görsel: Slayt başına tek bir ana fikir. Uzun cümleler yerine sadece anahtar kelimeler kullan. “Geçen çeyrekte satışlarımız yeni pazarlama stratejimiz sayesinde %25 arttı” diye bir cümle yazmak yerine, slayta sadece kocaman bir “↑%25” koy. Geri kalanını sen söyleyeceksin. Unutma, güçlü bir resim bin kelimeye bedeldir.
    • Konuşmacı Notları Oluştur: Slayta yazmadığın ama söylemek istediğin detayları, hatırlatıcıları madde imleri halinde sunum programının “konuşmacı notları” bölümüne yaz. Bu senin gizli kopya kağıdın. Ezber yapmadan akışı takip etmeni sağlar.

    3. Adım: Prova, Prova, Prova! (Performans Antrenmanı)

    • Sesli Tekrarla: Sunumu içinden değil, mutlaka sesli bir şekilde yap. Dilinin, ağzının o kelimelere, o cümlelere alışması lazım.
    • Zaman Tut: Her bölümün ne kadar sürdüğünü ölç. Belirlenen süreyi aşıyor musun? Nereleri kısaltman gerektiğini ancak böyle anlarsın.
    • Geri Bildirim İste: Sunumunu bir arkadaşına yap ve gerçekten dürüst olmasını iste. Dışarıdan bir göz, senin asla fark edemeyeceğin şeyleri görebilir.
    • Profesyonel Dokunuş: Eğer bu sunum kariyerin için çok kritikse, gerçekten parlamak istiyorsan, işi bir adım öteye taşıyıp bir profesyonelle çalışmak en mantıklısı olabilir. Ben yıllardır öğrencilerime bu noktada Konuşarak Öğren‘i tavsiye ediyorum. Çünkü onların sistemi, bir sunuma hazırlanma sürecine çok uyuyor. Size atanan ana dili İngilizce olan eğitmeninizle bire bir sunum provası yapabiliyorsunuz. Bu sadece bir sohbet değil; eğitmen, sizin sunumunuz üzerinden akıcılığınızı, kelime seçiminizi ve telaffuzunuzu düzeltiyor. Sabit bir eğitmenle ilerlemek, gelişiminizin yakından takip edilmesini sağlıyor. Ayrıca mentörlük programları ile ilerlemeniz raporlanıyor ve tam da zayıf noktalarınızın üzerine gidiliyor. Bu, özel bir sunum koçluğu almak gibi.

    4. Adım: Sahne Zamanı (Işıklar, Kamera, Motor!)

    • Nefes Al: Sahneye çıkmadan hemen önce birkaç derin, yavaş nefes al. Bu basit hareket, kalp atışını yavaşlatır ve beynine taze oksijen göndererek sakinleşmeni sağlar.
    • Göz Teması Kur: Kitleyle bağ kurmanın en güçlü yolu budur. Sadece tek bir noktaya kilitlenmek yerine, bakışlarını salonda gezdir, farklı kişilerle kısa anlık bağlantılar kur.
    • Yavaşla: Heyecanlandığımızda doğal olarak hızlanırız. Bilinçli olarak vites küçült. Yavaş konuşmak sana hem düşünmek için zaman kazandırır hem de çok daha kendinden emin bir imaj çizer.
    • Hata Yapmaktan Korkma: Takıldın mı? Dünyanın sonu değil. “Sorry, let me rephrase that.” (Pardon, yeniden ifade edeyim) de ve devam et. Kimse senden robotik bir mükemmellik beklemiyor. Samimiyetin, mükemmellik taklidinden çok daha etkilidir.

    Kaptanın Son Sözü

    Gördüğün gibi, etkili bir İngilizce sunum yapmak bir yetenek değil, öğrenilebilen bir beceri. Tıpkı araba kullanmak gibi. Başta zorlanacaksın, belki birkaç kez stop ettireceksin. Ama pratik yaptıkça, hatalarından ders çıkardıkça ayakların pedallara, ellerin direksiyona kendiliğinden gitmeye başlayacak.

    Korkularının dümeni ele almasına izin verme. O sahne senin, o fikirler senin. Unutma, bu senin yolculuğun ve pusula artık elinde. Tek yapman gereken ilk adımı atmak.

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: Ya sunum sırasında kelimeleri unutursam, donup kalırsam ne yapmalıyım?

    Cevap: Derin bir nefes al. Bu herkesin başına gelebilir. En profesyonellerin bile. Bir an durakla, konuşmacı notlarına bir göz at. “Let me check my notes for a moment” (Bir an notlarıma bakayım) demek ayıp değil. Hatta o an aklına gelmiyorsa, atla gitsin! Kimse senin kafandaki senaryonun tamamını bilmiyor. Büyük ihtimalle unuttuğunu fark etmeyecekler bile.

    Soru 2: Aksanımın kötü olmasından çok çekiniyorum. Ne yapmalıyım?

    Cevap: Şunu aklından çıkarma: Hedefin anlaşılmak, bir New York’lu gibi konuşmak değil. Kelimeleri doğru telaffuz etmeye ve net konuşmaya odaklandığın sürece, aksanın bir sorun olmaz. Aksine, o senin kimliğinin bir parçasıdır ve hikayeni anlatır. Çoğu zaman ilgi çekici bile bulunur.

    Soru 3: Sunumdan sonra gelen bir soruyu anlamazsam ne olacak?

    Cevap: Bu çok doğal bir kaygı. Anlamadığında paniklemek yerine durumu özgüvenle yönet. Şöyle diyebilirsin: “Could you please repeat the question?” (Soruyu tekrar edebilir misiniz?) ya da daha da iyisi “I’m not sure I follow, could you perhaps rephrase that?” (Tam olarak anlayamadım, acaba farklı bir şekilde ifade edebilir misiniz?). Bu bir zayıflık işareti değil, aksine konuya ve soruyu soran kişiye önem verdiğini gösteren bir profesyonellik göstergesidir.

  • İş toplantılarında fikrimi İngilizce olarak nasıl etkili bir şekilde belirtirim?

    İş toplantılarında fikrimi İngilizce olarak nasıl etkili bir şekilde belirtirim?

    İngilizce Toplantılarda ‘I Agree’ Demekten Fazlasını Yapın: Fikirlerinizi Konuşturma Sanatı

    İngilizce Toplantılarda ‘I Agree’ Demekten Fazlasını Yapın: Fikirlerinizi Konuşturma Sanatı

    Merhaba sevgili yol arkadaşım,

    O anı biliyorum. Hem de çok iyi biliyorum. Hani şu uluslararası iş toplantısında, aklında parlak bir fikir fırtına gibi koparken, dudaklarından sadece çekingen bir “Yes, I agree” dökülüverir ya… Belki de tam itiraz edeceksin, ama doğru kelimeler, o doğru tonlama bir türlü aklına gelmez ve sessizliğe gömülürsün. İçin içini yer. Toplantı biter, herkes dağılır. Ve o harika fikir, söylenmemiş bir söz olarak seninle birlikte ofisine geri döner.

    Bu senaryo tanıdık geldiyse, önce derin bir nefes al. Yalnız değilsin. Çeyrek asırlık öğretmenlik hayatımda, senin gibi zeki, yetenekli ama dil bariyeri yüzünden kendini adeta “görünmez” hisseden yüzlerce profesyonelle çalıştım. O insanların sessiz çaresizliğini de gördüm, o ilk anlamlı, kendinden emin cümleyi kurduklarındaki o zafer parıltısını da.

    Bu yazı, o parlak fikirlerini kilit altında tutan paslı kelepçeleri kırmak için bir maymuncuk olabilir. Amacım sana birkaç kalıp cümle vermek değil. Sana bir zihniyet, bir strateji ve en önemlisi, kendine inanman için bir yol haritası sunmak. Bu, sıradan bir İngilizce dersi değil; bu, toplantıların sessiz dinleyicisi olmaktan çıkıp, oyun kurucu rolüne geçme rehberin.

    Hazırsan, İngilizce pusulanı yeniden ayarlayalım ve yola çıkalım.

    Yaygın Yanılgılar ve O Meşhur “Neden Olmuyor?” Sorunsalı

    Yıllardır aynı yerde patinaj yaptığını hissediyorsan, muhtemelen farkında olmadan şu yaygın tuzaklardan birine düşmüşsündür. Ama endişelenme, bu tuzakları tanımak, onlardan kurtulmanın ilk adımıdır.

    • “Mükemmel Cümle” Sendromu:

      En büyük düşmanımız. Gramer hatası yapmaktan, yanlış kelime kullanmaktan o kadar korkarız ki, susmayı tercih ederiz. Şunu unutma: iletişim mükemmellik değil, anlaşılmakla ilgilidir. Karşındaki insanlar senden Shakespeare olmanı beklemiyor. Onlar sadece senin fikrini duymak istiyor, o kadar.

    • İfade Avcılığı:

      İnternetten “İş Toplantıları İçin 100 Cümle” gibi listeler bulup ezberlemek. Bu, bir restorana gidip menüdeki tüm yemeklerin adını ezberleyip, hiçbirinin tadına bakmamaya benziyor. O cümleler senin ruhunu, senin düşünce tarzını yansıtmadığı için, en çok ihtiyaç duyduğun o baskı anında aklına gelmiyor, gelemez.

    • Pasif Dinleyicilik:

      Toplantıyı yalnızca söylenenleri anlamaya çalışarak dinlemek. Bu, maçı tribünden izlemek gibi bir şey. Oyuna dahil olmak için, “Bu noktada ne ekleyebilirim?”, “Nasıl bir soruyla konuyu farklı bir yere çekebilirim?” diye düşünerek, bir sonraki hamleyi planlayarak aktif dinlemen gerekir.

    Bunlar sana tanıdık geliyor mu? Cevabın evetse, sorun sende değil. Sorun bugüne kadar denediğin yöntemlerde olabilir. Şimdi o yöntemleri bir kenara bırakıp, gerçekten işe yarayanlara odaklanma zamanı.

    Benim Pusulam: Altın Değerinde 4 Kural

    Çeyrek asırlık tecrübemi damıtarak sana sunacağım 4 temel prensip var. Bunları bir kenara not al, duvarına as, telefonuna ekran görüntüsü yap. Çünkü bu kurallar, sadece toplantılar için değil, tüm İngilizce yolculuğun için senin kuzey yıldızın olacak.

    1. Kural 1: Pratik > Teori (Artık direksiyona geçme zamanı!)

      Bak güzel kardeşim, sana yüzlerce kitap okutabilirim. En karmaşık gramer kurallarını saatlerce anlatabilirim.

      Ama kitaplar sana yol haritasını verir, arabayı kullanacak olan sensin. Direksiyona geçmeden şoför olunmaz.

      O ezberlediğin “I’d like to build on that point…” cümlesi, patronun gözünün içine bakarken, o baskı altında ağzından dökülmüyorsa, hiçbir anlamı yoktur. Ezbercilik bir yanılsamadır. Gerçek öğrenme, deneme-yanılma ile olur.

    2. Kural 2: Düzenlilik (Her gün 15 dakikalık bir yürüyüş gibi düşün)

      İngilizce, bir pazar günü 8 saat yüklenip sonra bir ay yüzüne bakılacak bir ders değildir. Bu şekilde başarıya ulaşan tek bir öğrencim bile olmadı.

      İngilizce, bir haftada 10 saat çalışılıp sonra ara verilen bir maraton koşusu değil. Her gün 15 dakika yapılan bir sağlık yürüyüşüdür.

      O 15 dakikada ne mi yapacaksın? Birazdan anlatacağım antrenmanları. Unutma, süreklilik, yoğunluktan neredeyse her zaman daha güçlüdür. Beyninin yeni bağlantılar kurması için zamana ve tekrara ihtiyacı var.

    3. Kural 3: Aşamalı Gelişim (O 5 kiloluk dambılı artık bırakmalısın!)

      Bu benim en sevdiğim ve belki de en kritik kural. Spor salonuna gidip aylarca aynı 5 kiloluk dambılı kaldırdığını düşün. Kasların gelişir mi? Gelişmez.

      İngilizce de tıpkı böyledir. Konfor alanının bir tık dışına çıkmadığın sürece yerinde sayarsın.

      Toplantılarda hep “I agree” mi diyorsun? Harika, bu senin 5 kilon. Gelecek hafta hedefin, “I agree, and I think we should also consider…” demek olsun. Bu da 7 kilo. Bir sonraki hafta, kibarca bir itiraz cümlesi kurmayı dene: “I understand your perspective, however, have we thought about…” İşte bu da 10 kilo. Her seferinde kendine küçük, ulaşılabilir ama seni birazcık zorlayan bir hedef koy. Gelişim tam olarak bu noktada başlar.

    4. Kural 4: Kişiselleştirme ve Hata Analizi (Hataların en iyi öğretmenin)

      Hatalarından utanma, onları kucakla.

      Hataların, en iyi öğretmenindir; ama sadece onları dinlersen. Kendi yanlışını analiz etmeden, doğru yolu bulamazsın.

      Bir cümleyi kurarken takıldın mı? Toplantıdan sonra o cümleyi bir kenara not al. “Neden takıldım? Hangi kelime aklıma gelmedi? Bunu daha basit nasıl söyleyebilirdim?” diye üzerine düşün. İşte bu, başkasının ezberi değil, senin hatan ve senin dersindir. Kişiselleştirilmiş öğrenme budur.

    Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi

    “Tamam hocam, felsefeyi anladık da, yarın sabah ne yapayım?” dediğini duyar gibiyim. İşte sana somut, eyleme dönük bir plan.

    1. Adım 1: Hazırlık (Savaşa silahsız gidilmez)

      • Toplantı Öncesi İstihbarat: Toplantı gündemini önceden iste. Konu ne? Kimler katılıyor? Amaç ne? Konuyla ilgili İngilizce 1-2 makale oku veya kısa bir podcast dinle. Bu sana hem konuya hakimiyet kazandırır hem de ilgili terminolojiyi hatırlamanı sağlar.
      • Kendi Mühimmatını Oluştur: “Bu toplantıda ben ne söyleyebilirim?” diye düşün. Aklına gelen 2-3 kilit fikri, basit ve net İngilizce cümlelerle not al. Başkasının kalıplarıyla değil, kendi kelimelerinle.
    2. Adım 2: Formül Ezberleme, Mantık Kavra (İskeleti kurmak)

      Sana hazır cümleler vermek yerine, o cümlelerin nasıl kurulduğunu göstermek istiyorum. Fikir belirtmek genellikle şu temel iskeletler üzerine kurulur:

      • Fikre Katılma/Geliştirme:
        • That’s a great point. I’d also like to add that… (Bu harika bir nokta. Şunu da eklemek isterim ki…)
        • Building on what [İsim] said, we could… ([İsim]’in dediğine ek olarak, … yapabiliriz.)
      • Kibarca İtiraz Etme:
        • I see your point, but I have a slightly different perspective. (Bakış açınızı anlıyorum ama benim biraz farklı bir görüşüm var.)
        • I understand where you’re coming from, however, have we considered the risk of…? (Nereden yaklaştığınızı anlıyorum, ancak … riskini düşündük mü?)
      • Soru Sorarak Yönlendirme:
        • Could you clarify what you mean by…? (… ile ne kastettiğinizi açıklayabilir misiniz?)
        • I’m not sure I follow. Are you saying that…? (Tam olarak anlayamadım. … mı demek istiyorsunuz?)
    3. Adım 3: Güvenli Alanda Antrenman (Simülasyon zamanı)

      İşte en kritik adım. Bu yapıları gerçek bir toplantıda kullanmadan önce test etmen gerek. Ayna karşısında kendi kendine konuşabilirsin, bir arkadaşından yardım isteyebilirsin. Ama dürüst olalım, bunun da bir sınırı var. En etkili yöntem, seni anlayan, hedeflerine odaklı ve sana anında geri bildirim verebilecek bir profesyonelle çalışmaktır.

      Bu noktada, yıllardır öğrencilerimde muazzam sonuçlar aldığını gördüğüm bir yaklaşımdan bahsetmek istiyorum: Konuşarak Öğren sistemi. Piyasada birçok seçenek olabilir, ancak bu sistemi farklı bir lige koyan birkaç temel unsur var. Bu sadece bir uygulama değil, gerçek bir eğitim programı.

      Şöyle düşün: karşında sadece anadili İngilizce olan biri yok; öğretmenlik formasyonuna sahip, Konuşarak Öğren’in ABD’deki merkezinde kadrolu olarak çalışan Amerikalı bir eğitmen var. Sana özel atanan bu eğitmenle, hep aynı gün ve saatte, düzenli olarak ders yapıyorsun. Yani “Bugün ders bulamadım” gibi bahaneler ortadan kalkıyor. Eğitmenin, senin evine gelen bir özel öğretmen gibi, tam zamanında seni arıyor. En önemlisi de, bu eğitmen senin hedeflerini, güçlü ve zayıf yönlerini zamanla öğreniyor. Amacın iş toplantılarında konuşmaksa, tüm pratikler bu hedef etrafında şekilleniyor.

      Ve belki de en ayırt edici özellik: Mentörlük Programı. Eğitim sürecinde sana özel atanan bir mentör, gelişimini sürekli takip ediyor, raporlar sunuyor ve takıldığın noktaları güçlendirmen için sana özel destek oluyor. Bu, spor salonundaki kişisel antrenörünün yanında bir de beslenme ve motivasyon koçunun olması gibi bir şey. Bu bütüncül yaklaşım, hatalarını birer utanç kaynağı olmaktan çıkarıp, eğitmenin ve mentörünle birlikte analiz ettiğin birer veriye dönüştürüyor. Böylece “Aşamalı Gelişim” ve “Hata Analizi” kurallarını en verimli şekilde hayata geçirmiş oluyorsun.

    Kaptanın Son Sözü

    Sevgili yol arkadaşım, o parlak fikirlerini daha fazla sessizliğe mahkum etme. İngilizce bir dağ ise, zirveye bir günde tırmanamazsın, bu doğru. Ama bugün ilk adımı atabilirsin. Hazırlan, kendine küçük bir hedef belirle ve o ilk cümleyi kurmak için kendine bir şans ver. Takılıp düşersen ne olur? Kalkar, üzerini silkeler ve bir sonrakinde daha hazırlıklı olursun.

    Unutma, bu senin yolculuğun ve pusula artık sende. Tek yapman gereken ilk adımı atmak.

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: Ya toplantıda bir hata yaparsam ve herkes bana gülerse?

    Cevap: İnan bana, insanların kendi işleri ve bir sonraki cümlede ne söyleyecekleri, senin küçük bir gramer hatandan çok daha fazla umurlarında. Profesyonel bir ortamda kimse seni aşağı çekmeye çalışmaz. Aksine, ana dili İngilizce olmayan birinin çabasını genelde takdir ederler. Mükemmel olmaya değil, anlaşılır olmaya odaklan.

    Soru 2: Aksanım mükemmel değil, bu bir sorun mu?

    Cevap: Kesinlikle değil. Dünyada tek bir “doğru” İngilizce aksanı diye bir şey yok. Hintli, Alman, Japon, Türk… Herkesin bir aksanı var ve bu bir zenginlik. Önemli olan telaffuzunun anlaşılır olmasıdır, aksanın nereden geldiği değil. Unutma: Clarity over perfection (Mükemmellikten önce anlaşılırlık).

    Soru 3: Toplantı çok hızlı ilerliyor, bir türlü araya giremiyorum, ne yapmalıyım?

    Cevap: Bu çok yaygın bir durum. İki pratik taktik: 1) Vücut dilini kullan. Konuşmak istediğini belli etmek için hafifçe öne eğil, göz teması kur. Bu, “söyleyecek bir şeyim var” sinyalidir. 2) Basit bir giriş cümlesiyle araya gir. Sözü kesmek için “Sorry to interrupt, but I have a quick question” (Böldüğüm için üzgünüm ama hızlı bir sorum var) veya “If I could just jump in here…” (Burada araya girebilirsem…) gibi ifadeler kullanabilirsin. Bu kabalık değil, sohbete katılma arzusudur.

  • CV’mi (özgeçmiş) İngilizce olarak nasıl profesyonelce hazırlarım?

    CV’mi (özgeçmiş) İngilizce olarak nasıl profesyonelce hazırlarım?

    Geleceğinizin Anahtarı Olan İngilizce CV: Sadece Bir Kâğıt Parçası Değil!

    Geleceğinizin Anahtarı Olan İngilizce CV: Sadece Bir Kâğıt Parçası Değil!

    Merhaba sevgili yol arkadaşım,

    O hissi nasıl da iyi bilirim… Önünde bembeyaz, bomboş bir sayfa. Aklında pırıl pırıl bir gelecek hayali. Ama parmaklar bir türlü klavyeye gitmez. Türkçe kurduğun o harika cümleleri İngilizceye nasıl çevireceğini, kulağa “acemi” gelmeden nasıl profesyonel duracağını düşünür durursun. “Acaba bu kelime doğru mu?”, “Bu cümlenin anlamı tam kaydı mı?”, “Ya rezil olursam?” gibi sorular beyninde bir fırtına koparır. İnan bana, 25 yıllık öğretmenlik hayatımda bu endişeyi binlerce pırıl pırıl gencin gözünde okudum.

    Ama dur, sana bir sır vereyim. O hayallerdeki mükemmel İngilizce CV, öyle ulaşılamaz bir dağın zirvesinde falan değil. Sadece elinde doğru bir harita, bir de pusula olması lazım. Bu yazıda sana sadece kuru kurallar listesi vermeyeceğim; o kuralların arkasındaki mantığı, işin ruhunu ve en önemlisi, bu süreci nasıl keyifli bir öğrenme macerasına dönüştürebileceğini anlatacağım. Yazıyı bitirdiğinde, o boş sayfaya korkuyla değil, “Hadi bakalım!” diyen bir heyecanla bakacaksın.

    Hazırsan, İngilizce pusulanı ayarlayalım ve yola koyulalım!

    “Neden Olmuyor?” Sorunsalı ve Sık Düşülen Tuzaklar

    Yıllar içinde elime o kadar çok CV geçti ki… Bazıları gerçekten bir elmas gibi parlarken, çoğu iyi niyetli ama ne yazık ki yolunu kaybetmiş denemelerdi. Gel, önce en sık yapılan hatalara bir göz atalım. Eminim bazıları sana da tanıdık gelecek.

    • Türkçe Düşünüp İngilizce Yazma Tuzağı: En klasiğiyle başlayalım. “Projede görev aldım” cümlesini birebir çevirip “I took a duty in the project” yazmak… Kulağa nasıl geliyor? Biraz… odun gibi, değil mi? İngilizcenin kendine has bir ritmi, bir iş jargonu var. Amacımız kelime kelime çeviri yapmak değil, o dilde düşünerek kendimizi ifade etmeyi öğrenmek.
    • Pasif Kahraman Sendromu: “Responsible for sales reports” (Satış raporlarından sorumluydum). Bu cümle, olan biteni kenardan izleyen birini anlatıyor gibi. Oysa sen o işin kahramanısın! Bunun yerine, “Generated weekly sales reports, leading to a 10% increase in data accuracy” (Haftalık satış raporları oluşturarak veri doğruluğunda %10’luk bir artış sağladım) demek, bambaşka bir güç ve sahiplenme hissi veriyor.
    • Her Kapıya Aynı Anahtar: Elindeki tek CV’yi, birbirinden tamamen farklı onlarca iş ilanına kopyala-yapıştır yapmak… Belki de en büyük zaman kayıplarından biri budur. Her iş ilanı, farklı bir kilittir. Senin görevin, her defasında o kilide özel bir anahtar üretmek.
    • Gramer Programlarına Körükörüne Güvenmek: Yazım denetimi programları harika yardımcılardır, buna şüphe yok. Ama her şey değiller. “Their,” “there,” ve “they’re” arasındaki farkı sana gösterebilirler, evet. Ama kurduğun bir cümlenin profesyonel dünyada ne kadar güçlü veya zayıf durduğunu, ne kadar etki yarattığını sana söyleyemezler.

    Eğer bu hatalardan birini veya birkaçını yaptığını fark ettiysen, sakın moralini bozma. Bu bir “beceriksizlik” göstergesi değil. Bu sadece, “henüz doğru yolu bulamadım” demek. İşte şimdi o yolu birlikte aydınlatacağız.

    Benim Pusulam: 25 Yılın Süzgecinden Geçmiş 4 Kural

    Bu işin sırrı, yüzlerce yeni kelime ezberlemek ya da en kalın gramer kitaplarını hatmetmek değil. Sır, doğru alışkanlıkları kazanmakta. İşte benim yıllar içinde damıttığım ve her başarılı öğrencimde istisnasız olarak gördüğüm 4 temel prensip:

    Kural 1: CV’n Bir Vitrindir, Tozlu Bir Kütüphane Rafı Değil

    Kitaplar sana yol haritasını verir, ama direksiyona geçmeden şoför olunmaz.

    İngilizce CV’n de senin profesyonel şoförlüğünü kanıtlayan bir belgedir. Sadece “İngilizce biliyorum” yazmak yerine, o İngilizceyle neler başardığını göstermelisin. Yaptığın bir sunum, yazdığın bir rapor, liderlik ettiğin bir toplantı… İşte bunlar, senin direksiyon başında ne kadar usta olduğunu gösteren anlardır. Unutma, CV’n teorik bilgilerinin bir listesi değil, pratik başarılarının parladığı bir vitrin olmalı.

    Kural 2: İngilizce Nankör Bir Bahçedir, Her Gün Sulanmak İster

    İngilizce, bir hafta sonu 10 saat abanılıp sonra bir ay yüzüne bakılmayacak bir ders değildir. Daha çok, her gün 15 dakika yapılan bir sağlık yürüyüşü gibidir.

    Bugün CV’n üzerinde 5 saat çalışıp bir sonraki iş başvurusuna kadar rafa kaldırırsan, o bahçe kurur. Ama her gün sadece 15-20 dakika, mesleğinle ilgili İngilizce bir makale okumak, bir podcast dinlemek veya birkaç tane yeni “action verb” (eylem fiili) öğrenmek, o bahçeyi hep canlı ve taze tutar. CV yazımı tek seferlik bir angarya değil, sürekli bir gelişim sürecinin en lezzetli meyvesidir.

    Kural 3: “İleri Seviye” Bir Durak Değil, Bir Yolculuktur

    Her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırırsan, kasların bir noktadan sonra gelişmez. İngilizce de tastamam böyledir. Seni biraz zorlamayan, konfor alanının dışına itmeyen hiçbir çalışma seni ileriye taşımaz.

    “İngilizcem fena değil” deyip hep bildiğin kelimelerle, alıştığın cümle yapılarıyla CV hazırlamak, yerinde saymaktan başka bir işe yaramaz. CV’ni bir üst seviyeye taşımak için, o bilmediğin kelimeyi sözlükten bulup kullanmayı denemelisin. O daha önce hiç kullanmadığın güçlü fiili cümlenin başrolüne koymalısın. Her CV hazırlama süreci, senin için bir nevi ağırlık antrenmanı olmalı.

    Kural 4: Hatalarını Sev (Evet, Ciddiyim!)

    Hataların, sana yol gösteren en dürüst öğretmendir; ama sadece onu dinlemeyi kabul edersen. Nerede yanlış yaptığını anlamadan, doğruyu asla kalıcı olarak öğrenemezsin.

    Hazırladığın o CV taslağını bir çekmeceye kilitleme. Aksine, onu güvendiğin bir göze göster. Gelen eleştirileri kişisel bir saldırı olarak değil, sana özel hazırlanmış bir gelişim haritası olarak gör. “Bu cümle biraz zayıf kalmış” yorumu, senin için “Harika, işte yeni bir şey öğrenme fırsatı!” anlamına gelmeli. Hatalarından utanma, onları kucakla. Onlar senin en iyi rehberin.

    Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama

    Teori tamam, peki ya pratik? Hadi o boş sayfayı somut adımlarla doldurmaya başlayalım.

    1. Adım 1: Keşif ve Araştırma (Anahtar Kelime Avı)

      Başvurmak istediğin pozisyonla ilgili 3-5 tane uluslararası iş ilanını aç. Henüz hiçbir şey yazma, sadece bir dedektif gibi oku. İlanlarda sürekli tekrar eden kelimelere, aranan yetkinliklere (skills, qualifications) odaklan. “Team collaboration,” “data analysis,” “project management,” “client relations” gibi anahtar kelimeleri bir kenara not al. Bu kelimeler, işe alım uzmanının tarama yazılımının ve gözlerinin aradığı mıknatıslardır. Senin görevin, bu mıknatısları kendi tecrübelerinle ustaca birleştirmek.

    2. Adım 2: İnşa Etme (Güçlü Fiiller ve Başarı Odaklı Cümleler)

      Artık “I was responsible for…” (…’dan sorumluydum) demeyi tamamen unutuyoruz. Cümlelerimize her zaman güçlü eylem fiilleriyle (action verbs) başlıyoruz.

      • Yaptım demek yerine Developed, Created, Implemented (Geliştirdim, Yarattım, Uyguladım)
      • Yönettim demek yerine Managed, Led, Coordinated (Yönettim, Liderlik Ettim, Koordine Ettim)
      • İyileştirdim demek yerine Increased, Reduced, Improved, Optimized (Artırdım, Azalttım, Geliştirdim, Optimize Ettim)

      Her bir tecrübeni, küçük bir başarı hikayesine dönüştür. Sadece ne yaptığını değil, o yaptığın işin sonucunda ne elde edildiğini (mümkünse sayılarla) ekle.

      Önce: “Wrote social media posts.” (Sosyal medya gönderileri yazdım.)

      Sonra:Developed and executed a social media strategy that increased user engagement by 25% in three months.” (Üç ayda kullanıcı etkileşimini %25 artıran bir sosyal medya stratejisi geliştirdim ve uyguladım.)

      Aradaki dağlar kadar farkı görüyorsun, değil mi?

    3. Adım 3: Cilala ve Parlat (Geri Bildirim Hayat Kurtarır)

      CV’ni yazdın, harika! Ama işin en kritik kısmı belki de şimdi başlıyor: Geri bildirim almak. Bu noktada en sık aldığım soru, “Hocam iyi de, kime göstereceğim?” oluyor. İngilizcesine güvendiğin bir arkadaşın elbette iyi bir başlangıçtır. Ama bu sadece bir gramer kontrolü değil, aynı zamanda kültürel bir test sürüşüdür. Profesyonel bir göz, çok daha fazlasını görür.

      Eğer bu süreci gerçekten ciddiye alıyor ve kariyerin için en doğru adımı atmak istiyorsan, bu konuda profesyonel bir destek almayı düşünmek mantıklı olabilir. Örneğin, benim yıllardır öğrencilerimde en somut sonuçları gördüğüm yöntemlerden biri Konuşarak Öğren gibi programlardır. Neden mi? Çünkü bu sadece bir konuşma pratiği değil.

      • Karşına oturan ana dili İngilizce olan deneyimli bir eğitmen, CV’ndeki bir cümlenin sadece “dilbilgisi olarak doğru” olup olmadığına değil, “ne kadar etkili” olduğuna bakar. Sana “Bak, bu cümle gramer olarak sorunlu değil ama seni pasif gösteriyor, gel bunu şöyle daha güçlü ifade edelim,” diyebilir. İşte bu vizyon, farkı yaratır.
      • Bu genellikle tek seferlik bir yardım olmaz. İyi bir programda, gelişimini takip eden bir mentörlük sistemi bulunur. Mentörün, sadece CV’n için değil, mülakat İngilizcen için de sana özel bir yol haritası çizebilir.
      • Sana atanan sabit bir eğitmenle düzenli çalışmak, CV’ne yazdığın o güzel cümleleri mülakatta akıcı bir şekilde savunabilme özgüvenini de kazandırır.

      Unutma, yazdığın CV, aslında gireceğin mülakatın bir provasıdır. O kâğıt parçasını, arkasında sapasağlam durabileceğin bir özgüvenle doldurmalısın.

    Kaptanın Son Sözü

    Sevgili yol arkadaşım, o CV bir kâğıt parçasından çok daha fazlası. O senin hikâyen, potansiyelin ve geleceğe uzattığın elin. Onu hazırlarken acele etme, kendine ve bu sürece saygı duy. Yazdığın her bir cümle, İngilizce kaslarını biraz daha güçlendiren bir antrenman olsun.

    Bu yolculukta tökezleyeceksin, bazı kelimeleri bulamayacaksın, kurduğun bir cümlenin içinden çıkamayacaksın. Bunların hepsi yolun bir parçası. Önemli olan pes etmemek ve pusulanın doğru yönü gösterdiğinden emin olmak.

    Unutma, bu senin kariyer yolculuğun ve pusula artık sende. Tek yapman gereken ilk adımı atmak.

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: CV’m kesinlikle bir sayfayı geçmemeli mi?
    Cevap: Genelde evet. Kariyerinin başındaysan veya 10 yıldan az tecrüben varsa, tek sayfa altın kuraldır. Unutma, bir işe alım uzmanı CV’ne ilk başta ortalama 6-7 saniye ayırır. Ancak çok uzun ve kapsamlı bir akademik veya teknik kariyere sahipsen (örneğin onlarca makalen, projen varsa), iki sayfa kabul edilebilir. Önemli olan uzunluk değil, içeriğin ne kadar vurucu olduğudur.
    Soru 2: İngilizce CV’ye fotoğraf eklemeli miyim?
    Cevap: Bu, başvurduğun ülkenin kültürüne bağlı. ABD, İngiltere, Kanada gibi ülkelerde ayrımcılığı önleme yasaları nedeniyle fotoğrafsız CV istenir, hatta fotoğraf koymak amatörce karşılanabilir. Almanya gibi bazı Avrupa ülkelerinde veya Türkiye’de ise fotoğraflı CV daha yaygındır. Emin değilsen, en güvenli yol fotoğraf eklememektir. Bırak yeteneklerin ve tecrübelerin konuşsun.
    Soru 3: Cover Letter (Ön Yazı) yazmak hâlâ gerekli mi?
    Cevap: Gerekli ne kelime, bu senin gizli silahın! Çoğu aday bu adımı atladığı için, bunu yapmak seni otomatik olarak öne geçirir. CV, “ne yaptığını” listeler; iyi bir ön yazı ise “bunu neden bu şirket için yapmak istediğini” anlatır. Şirkete özel, samimi ve heyecanını yansıtan bir ön yazı, seni yüzlerce adayın önüne taşıyabilir.
    Soru 4: İngilizce seviyemi (B2, C1 gibi) CV’ye yazmalı mıyım?
    Cevap: Yazabilirsin ama bu tek başına pek bir şey ifade etmez. Bunun yerine, “Languages” (Diller) bölümüne “English: Fluent” veya “English: Professional Working Proficiency” gibi daha açıklayıcı bir ifade eklemek daha profesyonel durur. Ama asıl kanıt, CV’nin kendisidir. Bütün CV’n zaten “Fluent” diye bağırıyorsa, oraya ayrıca not düşmenin pek bir anlamı kalmaz. Seviyeni kelimelerle değil, kelimeleri kullanma biçiminle göster.

  • İş İngilizcesi (Business English) tam olarak nedir ve nereden öğrenilir?

    İş İngilizcesi (Business English) tam olarak nedir ve nereden öğrenilir?

    İş İngilizcesi (Business English) Nedir? Kariyerinizde Seviye Atlatın

    İş İngilizcesi (Business English) Nedir? Sadece Konuşarak Kariyerinize Nasıl Seviye Atlatırsınız?

    Giriş: Samimi Bir Merhaba

    Sevgili yol arkadaşım,

    O hissi iyi bilirim. Toplantıdasın, önemli bir konu hararetle tartışılıyor, fikirler masanın etrafında dönüyor. Aklında konunun gidişatını değiştirecek parlak bir fikir var. Tam söyleyeceksin ama o kelimeler bir türlü ağzından dökülmüyor. “Acaba doğru fiili mi kullandım?”, “Ya yanlış telaffuz edersem?”, “Ya beni ciddiye almazlarsa?” Bu sorular beyninde bir fırtına başlatır. Sen o fırtınayla boğuşurken toplantı biter ve o harika fikir yine sana kalır.

    Belki de sırf bu yüzden, hayalindeki o terfiyi, yurt dışı görevini ya da uluslararası bir projede yer alma fırsatını “İngilizcem yeterli değil” diyerek erteledin. Hatta o kalın “İş İngilizcesi” kitaplarından birini aldın, birkaç sayfa karıştırdın ve sonra o da tozlu raflardaki yerini aldı. Tanıdık geldi mi?

    Eğer cevabın “evet” ise, önce derin bir nefes al. Bu yolda yalnız değilsin. Bu alanda 25 yılımı devirmiş biri olarak, tam da bu fırtınaların ortasında kalmış binlerce profesyonele yol göstermeye çalıştım. Sana bir sır vereyim mi? Sorun büyük ihtimalle sende değil, bugüne kadar denediğin yöntemlerde.

    Bu yazıda, “İş İngilizcesi” denen o büyük dağın aslında tırmanılabilir bir tepe olduğunu, ezber listelerini ve sıkıcı gramer kurallarını bir kenara bırakıp gerçekten işe yarayan, kalıcı ve keyifli bir yolculuğun mümkün olduğunu anlatmaya çalışacağım.

    Hazırsan, başlayalım.

    Yaygın Yanılgılar ve “Neden Olmuyor?” Sorunsalı

    Yıllardır gördüğüm en büyük hata, insanların İş İngilizcesi’ne sanki bir dersmiş gibi yaklaşması. Sanki ezberlenecek 500 sihirli kelime ve 10 altın kural var ve bunları öğrenince her şey çözülecek sanılıyor. Ne yazık ki durum hiç de öyle değil. O gramer kitabını yastığının altına koyunca kuralların sihirli bir şekilde beyne işlemediğini bizzat test etmiş biri olarak söylüyorum: çalışmıyor.

    İşte en sık karşılaştığım yanılgılar:

    • Jargon Ezberi Yanılgısı: “Leverage”, “synergy”, “paradigm shift” gibi kulağa havalı gelen kelimeleri öğrenmenin yeterli olacağını düşünmek. Oysa bu kelimeleri doğru bağlamda, doğal bir cümle içinde kullanamadıktan sonra pek bir anlam ifade etmezler. Bu, elinde en pahalı boyalar varken tuvalin başına hiç oturmamaya benziyor.
    • “Genel İngilizcem İyi, Yeter” Yanılgısı: Gündelik İngilizce ile İş İngilizcesi arasında çok kritik bir fark var: Nüans. Bir arkadaşına rahatlıkla “I don’t like this idea” (Bu fikri sevmedim) diyebilirsin. Ama bir iş toplantısında,

      I have some concerns about this approach, perhaps we could explore other alternatives?

      (Bu yaklaşımla ilgili bazı endişelerim var, belki başka alternatifleri değerlendirebiliriz?) demek hem daha profesyoneldir hem de yapıcı bir tartışmanın kapısını aralar. İş İngilizcesi sadece ne söylediğinle değil, nasıl söylediğinle de ilgilidir.

    • Pasif Öğrenme Yanılgısı: Sadece dinlemek, sadece okumak… Bunlar faydalı, evet ama tek başına yeterli değil. Dil öğrenmek, izleyerek öğrenilecek bir spor değildir. Sahaya inip biraz terlemeden, topa vurmadan oyuncu olamazsın.

    Eğer “Neden bir türlü ilerleyemiyorum?” diye kendine soruyorsan, muhtemelen bu tuzaklardan birine düşmüş olabilirsin. Ama endişelenme, doğru yola girmek sandığından daha kolay.

    Tecrübeyle Sabit 4 İlke

    25 yıllık tecrübeyi damıtıp sana dört temel ilke sunacak olsam, sanırım bunlar olurdu. Bu prensipleri hayatına dahil ettiğinde, değişimin ne kadar hızlı olduğuna kendin bile şaşırabilirsin.

    1. 1. Pratik > Teori: Direksiyona Geç!

      Kitaplar sana yol haritasını verir, ama arabayı kullanacak olan sensin. Direksiyona geçmeden şoför olunmaz. Bir sunumun nasıl yapılacağını anlatan on tane makale okuyabilirsin. Ama o sunumu bir kez bile sesli prova etmediysen, gerçek an geldiğinde kekelemen neredeyse kaçınılmazdır. İş İngilizcesi’nin belki de %80’i pratiktir. E-posta yazma, telefon görüşmesi yapma, kendini tanıtma… Her gün, ama her gün konuşmalısın.

    2. 2. Düzenlilik İlkesi: Sağlık Yürüyüşü Gibi Düşün

      İngilizce, bir haftada 10 saat çalışıp sonra bir ay ara verilecek bir maraton değildir. Daha çok, her gün 15 dakika yapılan bir sağlık yürüyüşüne benzer. Beynimiz, düzenli ve tekrara dayalı bilgiyi kalıcı hafızaya atmaya daha yatkındır. Her gün sadece 15 dakika, işle ilgili bir podcast dinlemek veya o gün yapacağın işle ilgili bir sunumu kendi kendine sesli anlatmak, ayda bir yapılan 5 saatlik bir gramer kampından katbekat daha etkilidir. Unutma, süreklilik, yoğunluktan daha güçlüdür.

    3. 3. Aşamalı Gelişim: 5 Kiloluk Dambılı Bırakma Vakti

      Her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırırsan kasların bir noktadan sonra gelişmez. İngilizce de böyledir. Konfor alanının sürekli bir tık dışına çıkmadığın sürece yerinde sayarsın. Sürekli bildiğin 3-5 kalıpla mı e-posta yazıyorsun? Bir sonraki e-postana, daha önce kullanmadığın bir kalıbı eklemeyi dene. Her toplantıda sadece dinleyici mi oluyorsun? Bir sonraki toplantıda tek bir cümleyle de olsa bir soru sormayı hedefle. Gelişim, bu küçük ve kasıtlı adımlarda saklıdır.

    4. 4. Kişiselleştirme ve Hata Analizi: En İyi Öğretmenin, Yaptığın Hatalardır

      Hataların en iyi öğretmenin olabilir, ama sadece onları dinlemeyi öğrenirsen. Kendi yanlışlarını anlamadan doğru yolu bulman çok zor. Bir mühendisin ihtiyaç duyduğu İş İngilizcesi ile bir pazarlamacınınki aynı değildir. Kendi mesleğine, kendi hedeflerine odaklan. Bir telefon görüşmesi yaptın ve tıkandın mı? Görüşme sonrası kendine “Ben nerede zorlandım? Hangi kelime aklıma gelmedi?” diye sor. O kelimeyi bul, bir sonraki sefere hazır ol. Gerçek öğrenme tam da budur.

    Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi

    Teori tamam, peki eyleme nasıl geçeceğiz? İşte sana özel, hemen bugün başlayabileceğin bir yol haritası.

    1. 1. Adım: Keşif (Hedefini Netleştir)

      “İş İngilizcesi öğrenmek istiyorum” çok genel bir hedef. Bunu parçalara ayırmalısın. Kağıdı kalemi eline al ve şu soruları dürüstçe cevapla:

      • İngilizce’yi en çok nerede kullanmam gerekiyor? (E-posta, toplantı, sunum, müşteri görüşmesi, raporlama?)
      • En çok hangi konuda zorlanıyorum? (Akıcı konuşmak, doğru kelimeyi bulmak, dinlediğimi anlamak?)
      • 1 ay sonra İngilizce sayesinde neyi başarmış olmak istiyorum? (Örneğin, “toplantıda 2 dakikalık bir konuyu takılmadan anlatabilmek” gibi somut bir hedef belirle.)
    2. 2. Adım: İnşa Etme (Kendi Alanını Yarat)

      Hedeflerine uygun kaynakları hayatına sok.

      • Mesleki Okumalar: Kendi sektörünle ilgili İngilizce blogları, haber sitelerini (Harvard Business Review, Forbes gibi) takip et. Her gün sadece bir makale okumayı dene.
      • Dinleme Pratiği: Arabada, yolda, sporda kendi sektörünle ilgili İngilizce podcast’ler dinle. Bu hem kulağını doldurur hem de farkında olmadan yeni terminoloji öğrenmeni sağlar.
      • Yazma Rutini: Her gün sadece 5 dakikanı ayırarak o gün yaptığın bir işi özetleyen kısa bir İngilizce paragraf yaz. Kimse okumayacak, korkma! Amaç sadece parmaklarını ve beynini bu işe alıştırmak.
    3. 3. Adım: Test Etme (Sahaya Çık!)

      İşte en kritik adım. Bilgiyi beceriye dönüştürme anı. Konuşman lazım! Kendi kendine konuşmak bir yere kadar faydalıdır, ama asıl ilerleme, canlı, nefes alan bir insanla iletişim kurduğunda başlar.

      Bu noktada profesyonellerin en büyük ikilemi, “İyi de, kiminle konuşacağım?” oluyor. Arkadaşlarla pratik yapmak bir seçenek olsa da bir süre sonra yetersiz kalıyor. Çünkü genellikle seni düzeltmiyorlar ve sohbet hep aynı konular etrafında dönüyor.

      Yıllar süren gözlemlerimden sonra, bu konuda insanları hedeflerine en sağlam adımlarla ulaştıran, öğrenciyi gerçekten merkeze alan bir sistem olduğunu gördüm: Konuşarak Öğren. Bunu bir reklam olarak değil, 25 yıllık bir öğretmenin sana en kestirme ve en sağlam yolu gösterme çabası olarak değerlendir lütfen.

      Neden bu kadar emin konuşuyorum? Çünkü sistemleri, bildiğim diğer yöntemlerden birkaç önemli noktada ayrılıyor:

      • Gerçek Eğitmenler: Karşında anadili İngilizce olan, eğitmen lisanslı Amerikalı profesyoneller var. Yani sokaktan geçen herhangi biri değil, sana bu işi nasıl öğreteceğini bilen, Konuşarak Öğren’in Amerika’daki ofisinde kadrolu çalışan eğitimciler.
      • Sana Özel Sabit Eğitmen: Düşünsene, her derste farklı birine kendini, hedeflerini baştan anlatmak zorunda kalmıyorsun. Program başladığında sana özel bir eğitmen atanıyor ve sürekli aynı kişiyle ders yapıyorsun. Bu, eğitmeninin senin zayıf ve güçlü yönlerini tanımasını ve gelişimini birebir takip etmesini sağlıyor.
      • Sorumluluk ve Disiplin: Bahaneye pek yer kalmıyor. Seçtiğin saatte eğitmenin seni arıyor. “Bugün yorgunum, ders aramayayım” deme lüksü ortadan kalkıyor. Tıpkı evinize gelen bir özel öğretmen gibi bir sorumluluk hissi yaratıyor.
      • Mentörlük Sistemi: Bence bu, sistemi gerçekten farklı kılan bir detay. Sadece konuşma dersi almıyorsun. Sana özel atanan Türk mentörün, gelişimini sürekli takip ediyor, raporlar sunuyor ve zayıf olduğun alanları güçlendirmek için sana özel bir yol haritası çiziyor. Bu, bildiğim kadarıyla sadece Konuşarak Öğren’de olan bir ayrıcalık.
      • Yapılandırılmış Program: Dersler, “Nasılsın, iyi misin?” sohbetinden ibaret değil. Senin kariyer hedeflerine yönelik oluşturulmuş, materyalleri ve egzersizleri olan özel bir müfredatı takip ediyorsun. Bir sunuma mı hazırlanman gerekiyor? O haftaki dersin bunun üzerine şekillenebiliyor.

      İş dünyasında zaman en değerli hazinedir. Yanlış yöntemlerle yıllar kaybetmek yerine, doğru bir sistemle, seni anlayan bir eğitmenle ve gelişimini takip eden bir mentörle hedefine çok daha hızlı ulaşman mümkün.

    Son Birkaç Söz

    Sevgili arkadaşım, İş İngilizcesi aşılmaz bir engel değil; kariyerinde yeni kapılar açacak bir anahtar. Ama bu anahtarı kullanmak, onu her gün düzenli olarak denemek ve doğru kapıya sokmak senin elinde.

    Artık bahaneleri, ertelemeleri bir kenara bırak. O terfi, o uluslararası proje, o global kariyer bir hayal değil; doğru adımlarla ulaşılacak birer hedef. Unutma, en uzun yolculuklar bile tek bir adımla başlar. O adımı bugün at.

    Bu senin yolculuğun ve pusula artık sende. Tek yapman gereken ilk adımı atmak.

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: İş İngilizcesi ile Genel İngilizce arasındaki temel fark nedir?
    Cevap: Temel fark bağlam ve resmiyettir. Genel İngilizce’de “want” (istemek) kelimesini kullanırken, İş İngilizcesi’nde “would like to” (tercih etmek, arzu etmek) daha yaygındır. İş İngilizcesi; müzakere, sunum yapma, resmi e-posta yazma, raporlama gibi belirli profesyonel amaçlar için kullanılan daha spesifik bir dil ve üslup setidir.
    Soru 2: İş İngilizcesi’ni öğrenmek ne kadar sürer?
    Cevap: Bu tamamen mevcut seviyene, hedeflerine ve en önemlisi çalışma düzenine bağlıdır. Her gün düzenli olarak 20-30 dakika pratik yapan biri, ayda bir gün 5 saat çalışan birinden çok daha hızlı ilerler. Sihirli bir süre yoktur, sihirli olan şey istikrardır.
    Soru 3: Mükemmel bir Amerikan/İngiliz aksanına sahip olmam şart mı?
    Cevap: Kesinlikle hayır! En büyük takıntılardan biri budur. Önemli olan aksanın değil, telaffuzunun anlaşılır olmasıdır. Kelimeleri doğru seslerle çıkarmak ve doğru vurguyu yapmak, mükemmel bir aksana sahip olmaktan çok daha değerlidir. Dünya, farklı aksanlarla İngilizce konuşan başarılı profesyonellerle dolu. Kendine güven!
    Soru 4: Sadece işle ilgili dizi/film izlemek İş İngilizcesi için yeterli mi?
    Cevap: Faydalıdır ama tek başına asla yeterli değildir. Dizi izlemek pasif bir öğrenme şeklidir. Kulağını doldurur, seni dile maruz bırakır. Ancak bu, araba yarışı izleyerek pilot olmaya çalışmak gibidir. Gerçek gelişim için direksiyona geçmen, yani aktif olarak konuşman ve yazman gerekir.

  • Kariyerimde yükselmek için İngilizce seviyem en az ne olmalı (A2, B1, C1)?

    Kariyerimde yükselmek için İngilizce seviyem en az ne olmalı (A2, B1, C1)?

    Kariyeriniz İçin İngilizce Pusulası: Hangi Seviye Sizi Zirveye Taşır? (A2, B1, C1?)

    Kariyeriniz İçin İngilizce Pusulası: Hangi Seviye Sizi Zirveye Taşır? (A2, B1, C1?)

    Samimi Bir Merhaba

    Merhaba yol arkadaşım,

    O hissi çok iyi bilirim. CV’n pırıl pırıl, tecrüben sağlam, hedeflerin büyük… Ama o da ne? İş ilanında o üç kelimelik şart: “İyi derecede İngilizce.” Kalbine ince bir sızının yayıldığını, “Acaba benim seviyem yeterli mi?” diye mırıldandığını duyar gibiyim. A2 mi, B1 mi, yoksa o ulaşılmaz görünen C1 mi? Hangi harf, hangi rakam senin için o kariyer kapısını aralayacak?

    Neredeyse çeyrek asırdır bu sorunun binlerce farklı versiyonuyla karşılaştım. O endişeli gözleri, o “ya yapamazsam” korkusunu o kadar çok gördüm ki… Ama sana bir sır vereyim mi? Mesele pek o harflerde değil, daha çok o harflerin arkasındaki gerçek gücü kullanabilmekte yatıyor.

    Bu yazıda sana kuru kuruya A2 şudur, B1 budur demeyeceğim. Ben senin pusulan olmaya çalışacağım. Sana yılların tecrübesiyle damıttığım gerçekleri, işin mutfağını ve en önemlisi, bu yolda nasıl sağlam adımlarla yürüyeceğini anlatacağım. Bu yolculukta yalnız olmadığını bil.

    Hazırsan, İngilizce pusulanı ayarlayalım ve yola çıkalım!

    Yaygın Yanılgılar ve “Neden Olmuyor?” Sorunsalı

    Önce şu masayı bir temizleyelim, olur mu? Etrafta o kadar çok yanlış bilgi uçuşuyor ki, insanın kafasının karışmaması neredeyse imkânsız. Gel, en popüler şehir efsanelerini bir çürüterek başlayalım:

    • Seviye Sertifikası Efsanesi: Elinde C1 sertifikası olan ama basit bir telefon görüşmesinde “ııı, sorry, can you repeat?” diye kalan o kadar çok profesyonel gördüm ki… Kâğıt üzerindeki seviye, gerçek hayattaki becerinin garantisi değildir. Sertifikan “Merhaba” diyor olabilir, ama asıl önemli olan senin diyebilmen.
    • Ezberleme Yanılgısı: O kalın gramer kitapları, o sonu gelmeyen kelime listeleri… Evet, o gramer kitabını yastığının altına koyunca kurallar sihirli bir şekilde beynine işlemiyor. Bizzat denedim, çalışmıyor. İngilizce, ezberlenen bir bilgi yığını değil, kullanılan, yaşayan bir araçtır.
    • “Her Şeyi Anlıyorum Ama Konuşamıyorum” Klasiği: İşte bu, en sık duyduğum ve üzerinde durmayı en sevdiğim yanılgı. Bu durum, dünyanın en iyi şeflerinin yemek kitaplarını ezbere bilip evde bir yumurta bile kırmamış birine benzer. Anlamak pasif bir eylemdir; konuşmak ise aktif. Kas yapmadan ağırlık kaldıramazsın, değil mi?

    Peki, neden olmuyor? Neden bir türlü ilerleme kaydedemiyorsun? Muhtemelen yanlış yere odaklandığın için. Mesele daha fazla kelime bilmek değil, bildiğin kelimeleri kullanabilmek. Mesele tüm gramer kurallarını yutmak değil, en temel olanları doğru ve akıcı bir şekilde cümle içinde kurabilmek.

    Benim Pusulam: Altın Değerinde 4 Kural

    Yıllar boyunca öğrencilerimin başarıya ulaşmasını sağlayan, benim için anayasa gibi olan 4 temel prensip var. Bunları bir kenara not al, çünkü bunlar senin de yolunu aydınlatabilir.

    1. Kural 1: Pratik > Teori (Pratik, Pratik, Pratik… Gerisi Laf)

      Şunu asla unutma: Kitaplar sana yol haritasını verir, ama arabayı kullanacak olan sensin. Direksiyona geçmeden şoför olunmaz.

      İngilizce öğrenmek de tastamam böyledir. İstediğin kadar gramer kuralı ezberle, pratik yapmadığın sürece o bilgi pasif kalmaya mahkûmdur. Kariyerinde fark yaratacak olan şey, bildiklerinle ne yapabildiğindir. Unutma, toplantıda fikrini söyleyebilen bir B1, sessiz kalan bir C1’den her zaman on adım öndedir.

    2. Kural 2: Düzenlilik Kuralı (Sağlık Yürüyüşü mü, Maraton mu?)

      İngilizce, bir haftada 10 saat çalışıp sonra bir ay ara verilecek bir maraton değildir. Her gün 15 dakika yapılan bir sağlık yürüyüşüdür. İnan bana, beynimiz böyle öğrenmeyi seviyor. Düzenli ve kısa tekrarlar, bir defalık yoğun çalışmalardan çok daha etkilidir. Her gün sadece 15-20 dakikanı ayırarak bir yıl içinde kat edeceğin mesafeye kendin bile şaşırırsın. Süreklilik, yoğunluktan daima daha güçlüdür.

    3. Kural 3: Spor Salonu Kuralı (Konfor Alanını Terk Et)

      Kariyerinde yükselmek istiyorsun, değil mi? Peki, spor salonuna gidip her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırırsan kasların gelişir mi? Gelişmez. İngilizce de böyledir. Konfor alanının bir tık dışına çıkmadığın sürece, geliştiğini sanırsın ama aslında sadece yerinde sayarsın. Sürekli bildiğin kelimelerle cümle kurmak, hep aynı kolay metinleri okumak seni A2 seviyesinde tutar. Seni biraz zorlayan, anlamak için çaba sarf etmen gereken bir podcast dinlediğinde, işte o zaman B1’e doğru ilk adımı atmış olursun. Gelişim, konfor alanının bittiği yerde başlar.

    4. Kural 4: Kişiselleştirme ve Hata Analizi (Kör Noktalarını Fark Et)

      Hataların en iyi öğretmenindir; ama sadece onları dinlemeyi öğrenirsen. Yaptığın bir hatayı fark etmezsen, onu yüzlerce kez tekrarlama riskin var. Herkesin öğrenme yolu, zorlandığı konular, yaptığı hatalar farklıdır. Senin “-ed” takısıyla sorunun varken, arkadaşının “in/on/at” edatlarıyla başı dertte olabilir. Başkasının programı sana uymaz. Kendi kör noktalarını fark etmeden, aynı patikada dönüp durursun. Bu yüzden geri bildirim almak, nerede takıldığını bilmek hayati önem taşır.

    Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi

    “Tamam hocam, anladım da… Nereden başlayacağım?” dediğini duyar gibiyim. Gel, sana somut ve hemen uygulayabileceğin bir yol haritası çizelim.

    1. Adım 1: Seviyeni Değil, İhtiyacını Belirle

      Önce şu harfleri bir kenara bırakalım. Kendine dürüstçe şu soruyu sor: “Benim işimde İngilizceyi ne için, nerede ve ne kadar kullanmam gerekiyor?” Cevapların, senin en gerçekçi yol haritan olacak.

      • A2 (Hayatta Kalma Modu): Yurt dışından gelen basit e-postaları anlamak, temel selamlaşma ve tanışma cümleleri kurmak, “I need the report” gibi basit talepleri iletmek yeterliyse, A2 senin için bir başlangıç olabilir. Bu seviye, daha çok operasyonel ve uluslararası iletişimin sınırlı olduğu roller için bir giriş kapısıdır.
      • B1 (İş Arkadaşı Modu): İşte kilit seviye burası! Kariyerinde gerçekten vites artırmak isteyen çoğu profesyonel için en gerçekçi hedef B1 olmalıdır. B1 seviyesindeki biri:
        • Toplantılara katılıp kendi alanıyla ilgili fikirlerini belirtebilir.
        • Detaylı e-postalar yazabilir, problemleri ve çözüm önerilerini anlatabilir.
        • Telefon görüşmeleri yapıp ana konuyu anlayarak cevap verebilir.
        • Kahve molası, yemek gibi sosyal ortamlarda basit sohbetler yürütebilir.

        Eğer hedeflediğin rolde yabancı müşterilerle, yurt dışı ofislerle veya uluslararası ekiplerle çalışmak varsa, senin hedefin kesinlikle B1 olmalı.

      • C1 (Liderlik Modu): Üst düzey yöneticilik, uluslararası pazarlıklar, karmaşık sözleşmeleri yorumlama ve yazma, farklı kültürlerden insanları ikna etme gibi hedeflerin varsa, o zaman C1’e gözünü dikebilirsin. C1, dili sadece iletişim için değil, bir ikna ve strateji aracı olarak kullanmaktır.
    2. Adım 2: Kişisel Antrenman Programını Oluştur

      İhtiyacını belirlediğine göre, şimdi o ihtiyaca yönelik bir program oluşturma zamanı.

      • Dinle: Sadece dizi/film değil. Kendi sektörünle ilgili YouTube kanallarını, TED konuşmalarını, podcast’leri dinle. Kulağın, iş hayatında kullanılan terminolojiye aşina olsun.
      • Oku: Türkçe okuduğun sektör haberlerini, makaleleri bir de İngilizce kaynaklardan oku. Başta zorlanacaksın ama bu, tam da o “spor salonu kuralı” dediğim şeyin ta kendisi.
      • Yaz: Her gün sadece 3 cümlelik bir şey yaz. O gün yaptığın bir işi, bir sonraki günün planını… Kimseye göndermek zorunda değilsin. Amaç, o yazma kasını her gün, az da olsa çalıştırmak.
    3. Adım 3: Sahaya Çık ve Terle!

      Ve geldik en kritik adıma: Konuşma pratiği. Teoriyi pratiğe dökmenin tek yolu bu. Kendi kendine konuşmak bir yere kadar işe yarar ama gerçek bir insanla, seni anlayan, düzelten ve yönlendiren biriyle konuşmanın yerini hiçbir şey tutamaz. Ama kiminle? Arkadaşların seni düzeltmeye çekinir, ailenden biriyle pratik yapmak zor olabilir.

      İşte bu noktada, yapılandırılmış bir pratik düzeni gerekiyor. Benim bu konuda gözlemlediğim ve en istikrarlı sonuçları veren yaklaşım, bir yol göstericiyle, yani bir eğitmenle çalışmak. Konuşarak Öğren gibi platformların öne çıkmasının sebebi de tam olarak bu. Burası sadece bir konuşma kulübü değil, kişiselleştirilmiş bir eğitim sistemi sunuyor. Neden etkili olduğunu düşündüğümü de açıklayayım:

      Sürecin temelinde, size özel atanan, eğitmen lisanslı Amerikalı hocalar yatıyor. Bu hocaların Amerika’daki ofislerinde kadrolu olmaları önemli bir detay. Yani her derse farklı biri girmiyor. Sizi tanıyan, hedeflerinizi bilen ve gelişiminizi takip eden sabit bir eğitmenle ilerliyorsunuz. Bu, tıpkı evinize gelen bir özel öğretmen gibi, düzenlilik sağlıyor ve “bugün pratik yapacak kimseyi bulamadım” bahanesini ortadan kaldırıyor.

      Ayrıca sistemde size özel bir mentörün de olması, süreci inanılmaz kolaylaştıran bir özellik. Bu mentör, ilerlemenizi raporluyor, zayıf olduğunuz noktaları (hani o fark etmeden tekrarladığımız hatalar var ya) tespit ediyor ve bunları güçlendirmeniz için size destek oluyor. Bu, 4. kuralda bahsettiğimiz “hata analizi” ve “kişiselleştirme” ihtiyacına doğrudan cevap veriyor. Eğitim, yapay zeka destekli interaktif uygulamalarla da desteklenerek, boş zamanlarınızda bile eksiklerinizin üzerine gitmenize olanak tanıyor. Her şey, sizin hedefinize yönelik, sokak ağzıyla değil, profesyonel hayatta sizi bir adım öne taşıyacak bir İngilizce ile ilerliyor.

    Kaptanın Son Sözü

    Sevgili yol arkadaşım, kariyerinde yükselmek için ihtiyacın olan şey bir harf ya da bir sertifika değil. İhtiyacın olan şey, özgüvenle iletişim kurabilme becerisi. İnan bana, B1 seviyesinde ama akıcı ve özgüvenli bir İngilizce, seni pek çok C1 sertifikalı adayın önüne geçirecektir.

    Unutma, bu senin yolculuğun ve pusula artık elinde. Mükemmel olmayı bekleme. Sadece başla. Düzenli ol. Hata yapmaktan korkma. Ve en önemlisi, artık direksiyona geç.

    Tek yapman gereken ilk adımı atmak.


    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: İş başvurularında öne çıkmak için hangi seviye yeterlidir?

    Cevap: Bu tamamen pozisyona bağlı. Ancak genel bir kural olarak, uluslararası bağlantısı olan çoğu beyaz yaka profesyonel pozisyon için B1 seviyesi altın standarttır. Bu seviye, işinizi yapabilecek ve sosyal ortamlara adapte olabilecek yetkinlikte olduğunuzu gösterir, ki bu çoğu işveren için yeterlidir.

    Soru 2: Sadece gramer ve kelime çalışarak B1 seviyesine ulaşabilir miyim?

    Cevap: Teorik olarak hayır. Bu, tüm yemek malzemelerini tezgâha dizip ocağı hiç açmamak gibidir. Gramer ve kelime bilginiz sizi en fazla A2+ seviyesine taşır. B1 ve üzerine çıkmak için o bilgiyi aktif olarak konuşma ve yazma pratiğine dökmeniz şarttır.

    Soru 3: Hata yapmaktan çok korkuyorum, bu yüzden konuşamıyorum. Ne yapmalıyım?

    Cevap: Bu en doğal korkulardan biri ve yalnız değilsin. Çözüm, hataları bir felaket olarak değil, bir öğrenme verisi olarak görmektir. Sizi yargılamayacak, hatalarınızı nazikçe düzeltecek ve neden o hatayı yaptığınızı size anlatacak profesyonel bir eğitmenle çalışmak, bu korkuyu yenmenin en etkili yoludur. Unutmayın, hiç hata yapmayan tek kişi, hiç denemeyen kişidir.

    Soru 4: Yurt dışına çıkmadan akıcı İngilizce konuşmak mümkün mü?

    Cevap: Kesinlikle evet! Belki 20 yıl önce bu daha zordu, ama bugün teknoloji sayesinde dünyayı evinize getirebilirsiniz. Doğru metodoloji, düzenli pratik ve sizi sürekli konuşmaya teşvik eden doğru bir eğitim programıyla yurt dışına gitmiş kadar, hatta bazen daha sistemli bir şekilde akıcılık kazanabilirsiniz.

  • İngilizce bir iş mülakatına nasıl hazırlanılır?

    İngilizce Mülakat Korkusunu Tarihe Gömen Rehber: “İşe Alındınız!” Cümlesine Giden Yol

    İngilizce Mülakat Korkusunu Tarihe Gömen Rehber: “İşe Alındınız!” Cümlesine Giden Yol

    Merhaba yol arkadaşım,

    O anı çok iyi biliyorum. Hayallerindeki iş fırsatı için gelen o e-postayı açtığın an… Kalbinin bir anlığına tekleyip sonra dörtnala koşmaya başladığı, avuçlarının terlediği ve zihninde tek bir cümlenin fırtına gibi koptuğu o anı: “Mülakat İngilizce olacak.”

    25 yıllık öğretmenlik hayatım boyunca bu sahneye yüzlerce, belki de binlerce kez tanık oldum. Pırıl pırıl beyinlerin, müthiş yeteneklerin, sırf bu iki kelime yüzünden nasıl bir paniğe kapıldığını, kendilerinden nasıl şüpheye düştüklerini gördüm. Eğer şu an bu satırları okurken “İşte bu tam olarak benim!” diyorsan, önce derin bir nefes al. Yalnız değilsin.

    Bu rehber, sana klişe “10 mülakat sorusu ve cevabı” listeleri vermeyecek. O listeler zaten internetin her köşesinde mevcut. Benim amacım daha farklı. Sana bir pusula vermek. Öyle bir pusula ki bu, sadece yolu göstermekle kalmayacak, fırtınalı sularda gemini nasıl yüzdüreceğini, rüzgârı nasıl kendi lehine çevireceğini de fısıldayacak.

    Hazırsan, İngilizce pusulanı ayarlayalım ve o “İşe Alındınız!” (You’re hired!) cümlesine doğru yola çıkalım!

    Yaygın Yanılgılar ve “Neden Olmuyor?” Sorunsalı

    Yola çıkmadan önce dur bakalım, şu tehlikeli sığlıklara bir göz atalım. Senelerdir gördüğüm en klasik manzara: Aday, internetten bulduğu o meşhur 20 soruyu ve “mükemmel” cevaplarını bir güzel yazar, sonra da bunları kelimesi kelimesine ezberlemeye girişir.

    İlk bakışta mantıklı bir strateji gibi duruyor, değil mi? Ama aslında kendinize kurabileceğiniz en büyük tuzaklardan biri bu.

    Peki, neden?

    • Robotik ve Samimiyetsizsiniz: Ezberlenmiş cevaplar, ruhu çekilmiş bir metin gibidir. Karşınızdaki insan kaynakları uzmanı, sizinle değil de bir metin okuma programıyla konuştuğunu hisseder. Oysa onlar bir insan arıyor.
    • Çok Kırılgan Bir Sistem: Mülakatı yapan kişi, listenizde olmayan en ufak bir soru sorduğu an tüm sistem çöker. O an gelen panik, bildiğinizi sandığınız her şeyi unutturabilir.
    • Bu Siz Değilsiniz: O “mükemmel” cevaplar sizin değil. Sizin hikayenizi, sizin enerjinizi, sizin başarılarınızı anlatmıyor. Sadece iyi yazılmış bir senaryoyu okumuş oluyorsunuz.

    Asıl mesele, mülakatı bir “ezber sınavı” olarak görme yanılgısı. Hayır, İngilizce mülakat bir ezber sınavı değil, bir sohbet provasıdır. Şirket, gelecekte bir toplantıda, bir sunumda veya bir beyin fırtınası seansında sizinle nasıl iletişim kuracağını görmek istiyor. İşte bu yüzden, bizim yaklaşımımız ezberden fersah fersah uzak olacak.

    Benim Pusulam: Altın Değerinde 4 Kural

    Çeyrek asırlık tecrübelerimi damıttığımda, her başarılı öğrencinin farkında olarak ya da olmayarak uyguladığı 4 temel ilke olduğunu fark ettim. İşte benim pusulamın dört ana yönü:

    Kural 1: Pratik > Teori (Direksiyona Geçme Vakti!)

    “Hocam, tüm mülakat sorularını okudum, cevapları da biliyorum,” diyen öğrenciye hep aynı şeyi söylerim: “Harika. Kitaplar sana yol haritasını verir, ama arabayı kullanacak olan sensin. Direksiyona geçmeden şoför olunmaz.” İngilizce mülakat hazırlığı, o soruları okumak değil, o soruları yüksek sesle cevaplamaktır. Zihninizdeki o mükemmel cevap, ilk beklenmedik soruda veya heyecan anında sizi yolda bırakır. Ama defalarca pratik yaparak anlattığınız kendi hikayeniz, en keskin virajlarda bile sizi yolda tutan emniyet kemeriniz olur.

    Kural 2: Düzenlilik Kuralı (Mülakat Kondisyonu İnşa Etmek)

    Kimse bir ay boyunca hiç koşmayıp, maraton gününden bir gün önce 10 saat antrenman yapmaz, öyle değil mi? İngilizce de tam olarak böyledir. İngilizce, bir haftada 10 saat çalışılıp sonra bir ay ara verilecek bir maraton değildir; her gün 15 dakika yapılan bir sağlık yürüyüşüdür. Mülakat tarihinin açıklanmasını beklemeyin. Bugünden itibaren her gün sadece 15-20 dakikanızı sesli pratiğe ayırın. Bu, sizin “mülakat kondisyonunuzu” yavaş yavaş ama kararlı bir şekilde artırır. Mülakat günü geldiğinde nefesiniz kesilmez, çünkü siz zaten her gün düzenli “koşuyordunuz”.

    Kural 3: Aşamalı Gelişim (Spor Salonu Metaforu)

    Gelelim belki de en kritik kurala. Düşünsenize, spor salonuna gidiyorsunuz ama her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırıyorsunuz. Bir süre sonra ne olur? Hiçbir şey. Kaslarınız bu duruma alışır ve gelişiminiz durur. Gelişim için ağırlığı biraz artırmanız, konfor alanınızın bir tık dışına çıkmanız gerekir. İngilizce de böyledir. Sürekli en iyi bildiğiniz, en rahat cevapladığınız “Tell me about yourself” sorusunu tekrarlamak sizi bir yere götürmez. Asıl sizi zorlayan soruların üzerine gitmelisiniz. “Describe a time you failed” (Başarısız olduğun bir anı anlat) gibi terleten konulara dalmalısınız. Kendinizi zamanla yarıştırdığınız, beklenmedik sorularla karşılaştığınız provalar yapmalısınız. Unutmayın, gelişim, konfor alanının bittiği yerde başlar.

    Kural 4: Kişiselleştirme ve Hata Analizi (En İyi Öğretmeniniz: Hatalarınız)

    Cevapları ezberlemeyin dememin en büyük sebebi bu. Sizin hikayeniz, sizin tecrübeleriniz, sizin başarılarınız size özel. Cevaplarınız da öyle olmalı. Ama bundan daha önemlisi var: Yaptığınız hataları analiz etmek. Hatalarınız en iyi öğretmeninizdir, ama sadece onları dinlemeye ve anlamaya çalıştığınızda. Kendi kendinize pratik yaparken sesinizi kaydedin. Sonra bir kahve alın ve kendinizi bir başkası gibi dinleyin. Nerelerde “ıııı” diyorsunuz? Hangi kelimelerde diliniz sürçüyor? Hangi cümleniz kulağa devrik geliyor? Bu hatalar, üzerine gitmeniz gereken yerleri gösteren birer hazine haritasıdır. Kendi yanlışlarınızı kucaklamadan doğru yolu bulmanız pek mümkün değil.

    Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi

    Teoriyi anladık, felsefeyi kavradık. Şimdi direksiyona geçme zamanı. İşte size özel, adım adım mülakat hazırlık planınız:

    1. Adım 1: Keşif ve Strateji (Savaş Alanını Tanı)

      • Şirketi ve Rolü Araştırın: Sadece iş tanımını okumakla kalmayın. Şirketin misyonu ne, değerleri ne, son zamanlarda hangi projeleri yapmışlar? LinkedIn’de o pozisyonda çalışanların profillerine bir göz atın. Bu küçük dedektiflik, cevaplarınızı kişiselleştirmek için size inanılmaz bir cephane sağlar.
      • “En Büyük Başarılarım” Listesini Yapın: İşle ilgili en gurur duyduğunuz 3-5 başarıyı belirleyin. Mümkünse rakamlarla, verilerle destekleyin. (“Satışları %20 artırdım” veya “Proje teslim süresini 2 hafta kısalttım” gibi.) Bunlar sizin mülakattaki joker kartlarınız olacak.
      • Hikayenizi Oluşturun: “Tell me about yourself” sorusu için geçmişinizi, bugününüzü ve bu pozisyonla kesişen geleceğinizi anlatan 1-2 dakikalık bir “asansör konuşması” taslağı hazırlayın. Sakın ezberlemeyin, sadece ana hatları belirleyin.
    2. Adım 2: İnşa Etme (Pratik, Pratik ve Daha Fazla Pratik!)

      Kendi kendine konuşmak iyidir, hoştur ama bir yere kadar. Bir noktadan sonra karşınızda sizi dinleyen, anlayan ve daha da önemlisi, hatalarınızı şefkatle düzelten bir profesyonele ihtiyaç duyarsınız. İşte bu noktada, yıllardır öğrencilerime hep aynı kapıyı gösteriyorum.

      Piyasada bir sürü anlık konuşma uygulaması var, biliyorum. Ama sizin ihtiyacınız rastgele biriyle “How are you?” sohbeti yapmak değil. Sizin hedefinize, yani mülakata kilitlenmiş, yapılandırılmış bir hazırlık süreci. Bu yüzden size Konuşarak Öğren’i önermemin çok somut sebepleri var. Gördüğüm kadarıyla onların sistemi, benim yukarıda anlattığım felsefeyle büyük ölçüde örtüşüyor:

      • Kaliteli Eğitmen: Karşınızda rastgele, anadili İngilizce olan biri yok. Konuşarak Öğren’in Amerika’daki ofisinde kadrolu çalışan, eğitmenlik lisansına sahip Amerikalı profesyoneller var. Bu, mülakat gibi ciddi bir konuda size gerçekten pedagojik bir yaklaşımla destek olabilecekleri anlamına geliyor.
      • Sabit Eğitmen ve Düzen: Size özel atanan sabit bir eğitmenle düzenli çalışıyorsunuz. Bu şu demek: Eğitmeniniz sizi tanıyor, zayıf noktalarınızı biliyor ve mülakat gününe kadar gelişiminizi birebir takip ediyor. “Bugün ders bulamadım” derdi yok; eğitmeniniz sizi belirlediğiniz saatte arıyor. Bu, tam bir özel ders disiplini.
      • Mentörlük ve Hata Analizi: İşte bu, oyunu değiştirebilecek bir özellik. Size özel atanan bir mentör, gelişiminizi sürekli takip ediyor, raporlar sunuyor ve tam da o “hata analizi” dediğim şeyi profesyonel olarak sizin için yapıyor. Bu, bildiğim kadarıyla başka bir platformda pek rastlanmayan bir hizmet.
      • Hedefe Yönelik Program: “Sokak İngilizcesi” değil, doğrudan sizin mülakat hedefinize yönelik hazırlanmış özel bir müfredat ve materyallerle ilerliyorsunuz.
    3. Adım 3: Simülasyon ve Soğukkanlılık Provası

      İster Konuşarak Öğren eğitmeninizle, ister bu konuda güvendiğiniz bir arkadaşınızla tam bir mülakat simülasyonu yapın. Ciddi bir kıyafet giyin, kameranızı açın, zaman tutun. Görüşmenin sonunda mutlaka geri bildirim isteyin. Bunu en az 2-3 kez tekrarlamak, o ortamın stresini normalleştirmenize yardımcı olur.

    4. Adım 4: Mülakat Günü Ritüelleri

      • Isınma: Mülakattan bir saat kadar önce, 15 dakika boyunca İngilizce bir podcast dinleyin, sevdiğiniz bir İngilizce şarkıyı mırıldanın veya kısa bir İngilizce haber okuyun. Bu, beyninizi İngilizce moduna geçirir.
      • Yardımcı Notlar: Anahtar kelimelerden, önemli rakamlardan veya hatırlamak istediğiniz proje isimlerinden oluşan küçük notları bilgisayar ekranının kenarına yapıştırabilirsiniz. Ama sakın tam cümleler yazmayın!
      • Nefes Alın: Mülakat başlamadan hemen önce ve zor bir soru geldiğinde, yavaş ve derin bir nefes alın. Bu size düşünmek için altın değerinde birkaç saniye kazandırır ve sakinleşmenizi sağlar.

    Kaptanın Son Sözü

    O işe alınıp alınmamanız, sadece İngilizcenizin ne kadar mükemmel olduğuna bağlı değil. Enerjinize, kendinize olan inancınıza, hikayenizi ne kadar tutkuyla anlattığınıza da bağlı. İngilizce burada sadece bir araç, sizi karşıya geçirecek bir köprü. Bugün size verdiğim bu pusulayla, o köprüyü çok daha sağlam adımlarla nasıl geçeceğinizi artık biliyorsunuz.

    Panik anında aklınıza spor salonu metaforu gelsin. “Şu an kaslarım gelişiyor,” deyin. Diliniz sürçtüğünde, “Bu benim en iyi öğretmenim,” diye düşünün. Unutmayın, bu sizin yolculuğunuz ve pusula artık sizin elinizde. Tek yapmanız gereken ilk adımı atmak.

    Başarılar dilerim.


    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: Aksanım mükemmel olmak zorunda mı? Gerginleşince Türk aksanım daha çok ortaya çıkıyor.

    Ah, o meşhur aksan takıntısı… Emin olun, bu kaygıyı yaşayan tek kişi siz değilsiniz. Hemen netleştirelim: Hayır, aksanınızın “mükemmel” olması gerekmiyor. Hatta bu “mükemmellik” diye bir şey pek yok. Önemli olan tek bir şey var: anlaşılır olmanız. Yavaş, tane tane ve kendinden emin konuşmaya odaklanın. Merak ediyorsanız, Google’da “CEO of Google Sundar Pichai interview” diye aratın. Hint aksanıyla ne kadar karizmatik ve etkili konuştuğunu göreceksiniz. Özgüven, kusursuz bir aksandan her zaman daha etkilidir.

    Soru 2: Mülakat sırasında bir soruyu anlamazsam ne yapmalıyım? O an panik oluyorum.

    Bu dünyadaki en doğal şey! Anlamadığınız bir soruyu cevaplamaya çalışmak, yapabileceğiniz en büyük hatadır. Bunun yerine, son derece profesyonel ve özgüvenli bir şekilde soruyu tekrarlamalarını isteyebilirsiniz. İşte birkaç sihirli cümle:

    • “Could you please rephrase the question?” (Soruyu farklı bir şekilde ifade edebilir misiniz?)
    • “I’m sorry, I didn’t quite catch that. Could you repeat it, please?” (Üzgünüm, tam olarak anlayamadım. Tekrarlar mısınız lütfen?)

    Bu bir zayıflık değil, aksine iletişime ve doğru anlamaya ne kadar önem verdiğinizi gösteren bir güç işaretidir.

    Soru 3: En korkutucu soru: “Tell me about yourself.” Nereden başlayıp nerede bitireceğimi bilemiyorum.

    Bu soruyu bir film fragmanı gibi düşünün: Kısa, merak uyandırıcı ve en iyi sahneleri içeren bir özet. Cevabınızı 3 basit bölüme ayırmak hayat kurtarır:

    1. Şimdi (Present): Şu anki rolünüz ve en büyük sorumluluğunuz ne? (Örn: “Currently, I’m a senior marketing specialist at Company X, where I lead our digital campaigns.”)
    2. Geçmiş (Past): Sizi bu noktaya getiren kilit tecrübeleriniz nelerdi? (Örn: “Before that, I worked at Company Y, where I learned the fundamentals of SEO and content strategy.”)
    3. Gelecek (Future): Neden bu pozisyondasınız ve şirkete ne katmak istiyorsunuz? (Örn: “I’m looking to apply these skills in a more challenging role, and your company’s focus on data-driven innovation is exactly what I’m passionate about.”)

    Bu formül, cevabınızı 90 saniye civarında tutmanıza ve dağılmamanıza yardımcı olur.

  • İş görüşmelerinde en sık sorulan 10 İngilizce soru ve örnek cevapları nelerdir?

    İş görüşmelerinde en sık sorulan 10 İngilizce soru ve örnek cevapları nelerdir?

    İngilizce Mülakatlarda Başarı İçin 10 Soru ve Cevap Stratejisi

    O İşi Kapın: İngilizce Mülakatlarda “İşte Aradığımız Kişi!” Dedirten 10 Soru ve Cevap Stratejisi

    Merhaba sevgili yol arkadaşım,

    O anı bilirim. Hayallerindeki işin ilanı karşına çıkmış. CV’n harika, ön yazın göz alıcı. Ve o beklenen mail düşüyor: “Sizi bir mülakata davet etmek istiyoruz.” Kalbin yerinden çıkacak gibi atıyor, ta ki o küçük detayı görene kadar: “Görüşme İngilizce yapılacaktır.”

    Anında bir panik dalgası… Yıllardır öğrendiğin, onca kursa gittiğin, ezberlediğin kelime listeleri… hepsi bir anda beyninden silinmiş gibi. “Ya sorulanı anlamazsam?”, “Ya saçmalarsam?”, “Ya ‘ıııı’ diye kalakalırsam?”…

    Dur bakalım. Derin bir nefes al. Yalnız değilsin. 25 yıllık öğretmenlik hayatımda bu endişeyi binlerce pırıl pırıl gencin gözünde okudum. Ama sana bir sır vereyim mi? Mesele, Oxford aksanıyla, hatasız bir İngilizce konuşmak değil. Mesele, kendine güvenerek, elindeki malzemeyle en iyi hikayeyi anlatabilmek.

    Bu yazıda sana hazır cevap listeleri vermeyeceğim. O yöntem işe yaramaz. Ben sana, o cevapların arkasındaki mantığı, bir mülakatçının aslında ne duymak istediğini ve kendi hikayeni en vurucu şekilde nasıl anlatacağını göstereceğim. Bu yazı bittiğinde, elinde sadece cevaplar değil, bir strateji olacak.

    Hazırsan, İngilizce pusulanı ayarlayalım ve o işi kapmak için yola çıkalım!

    Yaygın Yanılgılar ve “Neden Olmuyor?” Sorunsalı

    Mülakatlara hazırlananlarda en sık gördüğüm hatayla başlayalım: “Mükemmel Cevabı” internette aramak.

    “En iyi mülakat cevapları” diye aratıp, çıkan o parlak, süslü cümleleri ezberlemeye çalışmak, bir mayın tarlasına gözü kapalı girmeye benziyor. Neden mi?

    • Robot Gibi Konuşursun: Ezberlenmiş cevapların ruhu yoktur. Karşındaki insan, seninle değil, bir senaryoyla konuştuğunu anında anlar. Samimiyet, en güçlü silahtır; ezber ise samimiyetin baş düşmanı.
    • İlk Soruda Tıkanırsın: Peki ya sana listede olmayan bir soru sorarlarsa? İşte o an tüm plan çöker. Ezber, seni esnek olmaktan alıkoyar, kırılgan yapar.
    • Kendin Olmazsın: O “mükemmel” cevap, sana ait değil. Senin tecrübeni, senin kişiliğini yansıtmıyor. Unutma, şirketler bir metin okuyucu değil, bir insan arıyor. Senin gibi birini.

    Eğer daha önce bir İngilizce mülakatta “tıkanıp kaldıysan”, sebebi büyük ihtimalle kelime eksikliği değil, bu ezber tuzağına düşmüş olmandır. Mesele kelimeleri bilmek değil, o kelimelerle kendi resmini çizebilmektir.

    Benim Pusulam: Mülakat Başarısının 4 Altın Kuralı

    Yıllar içinde, başarılı olan öğrencilerimin istisnasız uyguladığı dört temel prensip olduğunu fark ettim. Ben bunlara “Altın Kurallar” diyorum. Bunları anladığında, mülakatlar artık bir sınav değil, bir sohbet gibi gelmeye başlayacak.

    Kural 1: Pratik > Ezber (Direksiyona Geç!)

    Her zaman söylerim: “Kitaplar size yol haritasını verir, ama arabayı kullanacak olan sizsiniz. Direksiyona geçmeden şoför olunmaz.”

    Mülakat cevaplarını okumakla, o cevapları sesli bir şekilde söylemek arasında dünyalar kadar fark var. Kendi hikayeni, kendi tecrübelerini, kendi cümlelerinle anlatma pratiği yapmalısın. Ezberlediğin bir senaryoyu değil de gerçekten yaşadığın bir anıyı anlatırken sesinin, enerjinin, vücut dilinin nasıl değiştiğini hiç fark ettin mi? İşte mülakatçı tam da bunu görmek istiyor.

    Kural 2: Düzenlilik Kuralı (Her Gün 15 Dakika)

    “İngilizce, bir haftada 10 saat çalışıp sonra bir ay ara verilecek bir maraton değildir; her gün 15 dakika yapılan bir sağlık yürüyüşüdür.”

    Mülakat tarihine bir hafta kala panikle saatlerce çalışmak yerine, her gün sadece 15 dakikanı ayna karşısında veya sesini kaydederek potansiyel bir soruya cevap vermeye ayır. Bu düzenli pratik, beynindeki İngilizce konuşma kaslarını yavaş yavaş ama kalıcı olarak güçlendirir.

    Kural 3: Aşamalı Gelişim (Spor Salonu Metaforu)

    “Her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırırsanız kaslarınız gelişmez. İngilizce de böyledir. Konfor alanınızın bir tık dışına çıkmadığınız sürece yerinizde sayarsınız.”

    Pratiğe en kolay soruyla başla: “Tell me about yourself.” Bu soruda rahatladıktan sonra, bir tık daha zoruna geç: “What are your weaknesses?”. Seni en çok zorlayan, terleten soruların üzerine git. Gelişim, tam da o rahatsızlık anında başlar.

    Kural 4: Kişiselleştirme ve Hata Analizi (Hatalar En İyi Öğretmendir)

    “Hatalarınız, en iyi öğretmeninizdir; ama sadece onları dinlemeyi kabul ederseniz.”

    Pratik yaparken sesini kaydet. Sonra bir dedektif gibi dinle. Nerelerde “ııı, eee” diyorsun? Hangi kelime aklına gelmedi? Hangi cümlen kulağa devrik geldi? Bu zayıf noktaları tespit edip sadece onların üzerine gitmek, körlemesine kelime ezberlemekten yüz kat daha etkilidir. Kendi yanlışlarını anlamadan doğru yolu bulamazsın.

    Peki, Ne Yapacağız? En Sık Sorulan 10 Soru ve Stratejik Cevapları

    İşte geldik en heyecanlı kısma. Aşağıda sana 10 klasik mülakat sorusunu ve ezberlemen için değil, kendi cevabını oluşturman için bir yol haritası sunacağım.


    1. “Tell me about yourself.” (Bize kendinden bahset.)

      Pusula’nın Notu: Bu “Hayat hikayeni anlat” demek değil. Bu, “90 saniye içinde neden bu iş için biçilmiş kaftan olduğunu özetle” sorusudur.

      Kaçınman Gerekenler:

      Doğum yerin, ailen, alakasız hobilerin. CV’ni satır satır tekrar etmek.

      Örnek Cevap Yapısı (Şimdi -> Geçmiş -> Gelecek Formülü):

      1. Şimdi: Şu anki rolün ve en büyük başarın ne? (“Currently, I’m a project manager at XYZ Company, where I recently led a project that increased efficiency by 15%.”)
      2. Geçmiş: Bu noktaya nasıl geldin? Bu pozisyonla ilgili hangi tecrübelerin seni hazırladı? (“Before that, I worked as a project coordinator, which gave me a strong foundation in team management and budget planning.”)
      3. Gelecek: Neden buradasın? Bu pozisyon senin kariyer hedeflerinle nasıl örtüşüyor? (“I’m looking to apply my skills in a larger, more impactful environment like yours, and this role seems like a perfect match for my passion for sustainable tech.”)
    2. “What are your greatest strengths?” (En güçlü yönleriniz nelerdir?)

      Pusula’nın Notu: Sadece sıfatlar sayma (disciplined, creative…). Bunlar bir şey ifade etmez. Pozisyonla ilgili bir gücünü seç ve bunu küçük bir başarı hikayesiyle kanıtla. Göster, anlatma.

      Kaçınman Gerekenler:

      Pozisyonla alakasız güçler saymak, kanıt sunamamak.

      Örnek Cevap Yapısı:

      Güçlü Yön + Kanıt (Hikaye). (“I believe my greatest strength is my problem-solving ability. In my previous role, we faced an unexpected budget cut. I organized a brainstorming session and we found a way to reallocate resources, ultimately delivering the project on time and 10% under the revised budget.”)

    3. “What are your greatest weaknesses?” (En zayıf yönleriniz nelerdir?)

      Pusula’nın Notu: Bu bir dürüstlük testidir. “Hiç zayıf yönüm yok” veya o meşhur “Fazla mükemmeliyetçiyim” gibi klişelerden kaçın. İşe alımcılar bu cevabı duymaktan sıkıldı. Gerçek ama iş için kritik olmayan bir zayıflıktan bahset ve bunu nasıl geliştirmeye çalıştığını anlat.

      Kaçınman Gerekenler:

      İş için kritik bir zayıflık söylemek (“İnsanlarla anlaşamam” gibi). Klişe cevaplar vermek.

      Örnek Cevap Yapısı:

      Zayıf Yön + Gelişim Aksiyonu. (“In the past, I sometimes struggled with delegating tasks because I wanted to ensure everything was perfect. However, I’ve learned that this slows the team down. I’ve been actively working on this by using project management tools to assign tasks clearly and trust my team’s abilities, which has led to much better collaboration.”)

    4. “Why do you want to work for this company?” (Neden bu şirkette çalışmak istiyorsunuz?)

      Pusula’nın Notu: “Maaşı iyi”, “Ofisi güzel” gibi cevaplar verme. Şirket hakkında dersine çalıştığını göster. Şirketin misyonu, değerleri veya son zamanlardaki bir projesini kendi hedeflerinle birleştir.

      Kaçınman Gerekenler:

      Genel cevaplar (“Büyük bir şirket”, “Sektörün lideri”).

      Örnek Cevap Yapısı:

      Şirketle İlgili Beğendiğin Bir Şey + Seninle İlgili Bir Şey. (“I’ve been following your company’s commitment to sustainability for a while, especially the ‘Green Future’ project. My personal passion for eco-friendly solutions aligns perfectly with your values, and I’m excited by the opportunity to contribute to such meaningful work.”)

    5. “Why should we hire you?” (Neden sizi işe almalıyız?)

      Pusula’nın Notu: Bu, “Tell me about yourself” sorusunun daha direkt ve satış odaklı versiyonu. İş tanımındaki 2-3 temel ihtiyacı belirle ve senin tecrübelerinin bu ihtiyaçları nasıl karşıladığını net örneklerle anlat.

      Kaçınman Gerekenler:

      Diğer adayları kötülemek, sadece “Çok çalışkanım” gibi soyut iddialarda bulunmak.

      Örnek Cevap Yapısı:

      İş İlanındaki İhtiyaç + Senin Çözümün. (“The job description mentions a need for someone with strong experience in data analysis and client communication. In my last three years, I not only managed data for over 50 clients but also developed a new reporting system that improved client satisfaction by 20%. I can bring that same result-oriented approach here.”)

    6. “Where do you see yourself in 5 years?” (5 yıl sonra kendinizi nerede görüyorsunuz?)

      Pusula’nın Notu: “Sizin koltuğunuzda” gibi yersiz şakalar yapma. Hırslı ama gerçekçi olduğunu, bu şirkette kök salmak istediğini göster.

      Örnek Cevap:

      “In five years, I aim to be a recognized expert in this field within the company. I want to have taken on more responsibilities, possibly mentoring junior team members, and contributing to larger, more strategic projects. I see this role as the foundational step to building a long-term career here.”

    7. “Describe a time you had a conflict with a coworker.” (Bir iş arkadaşınızla anlaşmazlık yaşadığınız bir anı anlatın.)

      Pusula’nın Notu: Kimseyi suçlama. Önemli olan haklı çıkman değil, durumu nasıl profesyonelce yönettiğindir. STAR metodunu (Situation, Task, Action, Result) kullanarak olgun ve çözüm odaklı olduğunu göster.

      Örnek Cevap:

      “A colleague and I had different ideas about a project’s direction (Situation). Our goal was to find the best approach (Task). I scheduled a meeting where we both presented our points with data, listened to each other respectfully (Action), and combined the best parts of both ideas. The final result was stronger than either of our initial concepts (Result).”

    8. “Tell me about a challenge you faced at work.” (İşte karşılaştığınız bir zorluğu anlatın.)

      Pusula’nın Notu: Yine STAR metodu en iyi dostun. Zorluktan ne öğrendiğini vurgulamak, hikayeyi değerli kılan şeydir.

      Örnek Cevap:

      “We had a key team member leave unexpectedly in the middle of a critical project (Situation). I had to quickly learn parts of their role to keep us on track (Task). I dedicated extra hours to training, created a new workflow document for the team (Action), and we successfully met the deadline. I learned the importance of cross-training and documentation (Result).”

    9. “Tell me about a time you failed.” (Başarısız olduğunuz bir anı anlatın.)

      Pusula’nın Notu: Bu da bir dürüstlük ve öğrenme kapasitesi testidir. Kimse mükemmel değil. Sorumluluk al, ne öğrendiğini ve bir dahaki sefere neyi farklı yapacağını anlat.

      Örnek Cevap:

      “Early in my career, I launched a marketing campaign that didn’t meet its goals because I hadn’t done enough research on the target audience. It was a failure. I took full responsibility, conducted a post-mortem analysis, and since then, I never start a campaign without in-depth user research. That failure taught me a lesson I use every single day.”

    10. “Do you have any questions for us?” (Sizin bize bir sorunuz var mı?)

      Pusula’nın Notu: SAKIN “Hayır, yok” DEME! Bu, ilgisizlik olarak algılanır. Bu soru da testin bir parçasıdır. Şirket kültürü, takım dinamikleri, pozisyonun başarı kriterleri gibi konularda en az 2-3 akıllıca soru hazırla.

      Örnek Sorular:

      • “What does a typical day look like in this role?”
      • “How do you measure success for the person in this position?”
      • “What are the biggest challenges the team is currently facing?”
      • “Can you tell me more about the team I would be working with?”

    Peki Tüm Bunları Tek Başıma Nasıl Pratik Edeceğim?

    Tüm bu stratejileri bilmek harika. Ama ilk kural neydi? Pratik yapmak! Ayna karşısında konuşmak bir başlangıç, ama gerçek bir insanla, özellikle de anadili İngilizce olan biriyle konuşmanın yerini hiçbir şey tutamaz.

    Yıllarca öğrencilerime farklı yollar önerdim. Çoğu bir yerde eksik kalıyordu; eğitmen kalitesi, düzenli pratik imkanı… Ama bir tanesi var ki, öğrenciyi gerçekten merkeze alan ve bu mülakat pratiğini en verimli hale getiren bir sistem sunuyor: Konuşarak Öğren.

    Bunu bir reklam olarak değil, 25 yıllık bir öğretmen olarak gözlemlerime dayanarak söylüyorum. Konuşarak Öğren’i farklı kılan birkaç nokta var:

    • Gerçek Eğitmenler: Karşınızda herhangi biri değil, sadece eğitmen lisanslı Amerikalı eğitmenler oluyor. Bu kişiler, Konuşarak Öğren’in Amerika’daki ofisinde kadrolu çalışan profesyoneller. Size nasıl soru soracaklarını, hatalarınızı nasıl nazikçe düzelteceklerini biliyorlar.
    • Disiplin: Size özel bir eğitmen atanıyor ve hep onunla çalışıyorsunuz. Seçtiğiniz saatte o sizi arıyor. Bu durum, “Bugün ders yapmasam mı?” ertelemesini ortadan kaldırıyor. Tıpkı evinize gelen özel öğretmen gibi bir disiplin sağlıyor.
    • Size Özel Mentörlük: Bu sistemde yalnız değilsiniz. Atanan mentörünüz, gelişiminizi takip ediyor, raporlar sunuyor ve zayıf noktalarınızı güçlendirmeniz için size yol gösteriyor. Bu, sadece Konuşarak Öğren’de olan ve öğrenciyi asla yalnız bırakmayan paha biçilmez bir destek.
    • Hedefe Yönelik Program: Dersler “hadi sohbet edelim” şeklinde geçmiyor. Mülakat hedefinize yönelik özel bir eğitim programı ve materyallerle ilerliyorsunuz. Eğitmeninizle bu 10 sorunun ve daha fazlasının üzerinden defalarca geçip anında geri bildirim alabilirsiniz.

    Gerçek bir mülakatın baskısını, güvenli bir ortamda, size özel bir profesyonelle deneyimlemek, yapabileceğiniz en iyi hazırlıktır.

    Kaptanın Son Sözü

    Sevgili yol arkadaşım, o mülakat odasına girdiğinde şunu unutma: Onlar seni yargılamak için değil, tanımak için oradalar. Senin mükemmel gramerini değil, potansiyelini, enerjini ve onlara katabileceğin değeri merak ediyorlar.

    Cevapları ezberleme, kendi hikayeni anlat. Hata yapmaktan korkma, onlardan öğren. Kendine inan, çünkü ben sana inanıyorum. Bu yolculukta ihtiyacın olan her şey zaten sende var.

    Unutma, bu senin yolculuğun ve pusula artık sende. Tek yapman gereken ilk adımı atmak. Başarılar dilerim!

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: Aksanım mükemmel değil, bu bir sorun olur mu?

    Kesinlikle hayır. Önemli olan aksanınızın mükemmelliği değil, söylediklerinizin net ve anlaşılır olmasıdır. Gerekirse yavaş ve tane tane konuşmaktan çekinmeyin. Anlaşılırlık, aksandan her zaman daha önemlidir.

    Soru 2: Bir soruyu anlamazsam ne yapmalıyım?

    Sakın panik yapmayın! Bu çok doğal bir durum. Anlamamış gibi yapıp alakasız bir cevap vermekten çok daha iyidir. Kibarca tekrar etmelerini veya farklı bir şekilde sormalarını isteyin. Örneğin: “Could you please rephrase the question?” veya “I’m not sure I fully understand. Do you mean…?” Bu bir zayıflık değil, aksine dikkatli ve iletişim kurmaya açık olduğunuzu gösterir.

    Soru 3: Online mülakatlar için özel bir tavsiyeniz var mı?

    Evet. Üç kritik nokta var: 1) Teknoloji: Mülakattan önce internet bağlantınızı, kameranızı ve mikrofonunuzu mutlaka deneyin. 2) Arka Plan: Arkanızın dağınık olmamasına, sade ve aydınlık olmasına özen gösterin. 3) Göz Teması: Ekranda konuşan kişinin yüzüne değil, arada bir doğrudan kameranın lensine bakmaya çalışın. Bu, karşınızdakiyle gerçek göz teması kuruyormuş hissi yaratır.

  • “Kendini tanıtır mısın?” (Tell me about yourself) sorusuna mülakatta nasıl cevap verilir?

    “Kendini tanıtır mısın?” (Tell me about yourself) sorusuna mülakatta nasıl cevap verilir?

    “Tell Me About Yourself” Sorusuna Mülakatı Kazandıran Cevap Nasıl Verilir?

    “Tell Me About Yourself” Sorusuna O Mülakatı Kazandıran Cevap Nasıl Verilir?

    O anı hepimiz biliriz. Mülakat iyi gidiyordur, kendinize güveniniz yerindedir. Sonra o basit görünen ama aslında devasa soru gelir: “So, tell me about yourself.” (Peki, biraz kendinden bahseder misin?)

    Bir anda avuç içleriniz terlemeye, zihninizde bir uğultu başlamaya başlar. “Nereden başlasam? Annemin bana hamileyken aşerdiği erikten mi? Lisedeki en sevdiğim dersten mi? Yoksa özgeçmişimi baştan sona okusam mı?” Bu birkaç saniyede zihninizden geçen binlerce soru, o kendinden emin duruşunuzu alıp götürebilir. Eğer bu senaryo size tanıdık geliyorsa, derin bir nefes alın. Yalnız değilsiniz. 20 yılı aşkın eğitmenlik kariyerimde bu sorunun ne kadar parlak zihni kilitlediğine sayısız kez şahit oldum.

    Ama size bir sır vereyim mi? Bu soru bir tuzak değil, tam tersine altın bir fırsattır. Karşınızdakine sadece kim olduğunuzu değil, o pozisyon için neden “doğru” kişi olduğunuzu anlatmanız için size uzatılmış bir mikrofondur. Bu yazıda, o mikrofonu bir profesyonel gibi nasıl kullanacağınızı, ezberlenmiş ve ruhsuz cevaplardan nasıl sıyrılacağınızı ve kendi hikayenizi en etkili şekilde nasıl anlatacağınızı konuşacağız.

    Hazırsanız, başlayalım.

    Yaygın Hatalar: Neden İşler Yolunda Gitmiyor?

    Yıllardır adaylarda benzer hataları gözlemliyorum. Belki siz de farkında olmadan bunlardan birini yapıyorsunuzdur. Gelin, önce bu mayınlı tarlayı bir temizleyelim.

    • “CV Okuma Modu”: Yapılan en büyük hata bu olabilir. Mülakatı yapan kişinin önünde zaten özgeçmişiniz var. Onu tekrar okumanızı beklemiyorlar. “1990’da doğdum, şu liseden mezun oldum, sonra X şirketinde çalıştım…” Bu yaklaşım, karşınızdakinin ilgisini kaybetmek için birebir. “Bunu zaten okudum, bana yeni bir şey söyle” diye düşünmelerine sebep olursunuz.
    • “Hayatımın Romanı” Anlatıcılığı: “Çocukken hep mühendis olmak isterdim…” diye başlayıp, ilkokulda oynadığınız “üç ağaçtan biri” rolünüze kadar uzanan o uzun, dolambaçlı hikayeler… Unutmayın, bu bir terapi seansı değil, bir iş görüşmesi. Zamanınız kısıtlı ve her cümlenizin bir amaca hizmet etmesi gerekiyor.
    • “Robot Modu”: İnternetteki “en iyi 10 cevap” listelerinden birini ezberleyip, duygusuz bir şekilde tekrar edenler… İnanın bana, bu o kadar belli oluyor ki. Samimiyet sizin en güçlü silahınızken, ezber en zayıf kalkanınızdır. O an bir bağ kurma şansınızı kaybedersiniz.
    • “Bağlantısız Kopukluk”: Harika deneyimleriniz olabilir. Ama bunları başvurduğunuz pozisyonla ilişkilendirmezseniz, anlattıklarınız havada kalır. Mülakatı yapan kişi sürekli içinden, “Güzel de, bunun bu pozisyonla ne alakası var?” diye sormamalı.

    Eğer bu hatalardan birini yapıyorsanız, kendinizi kötü hissetmeyin. Bu, “İngilizce bilmiyorum” demek değil. Bu, “Doğru stratejiyi bilmiyorum” demektir. Şimdi işin strateji kısmına, yani bu soruyu nasıl bir fırsata çevirebileceğimize gelelim.

    Etkili Bir Cevabın 4 Temel Kuralı

    Bu işin sırrı ne gramer kitaplarında ne de sihirli bir uygulamada. Sır, doğru yaklaşımı benimsemekte. İşte yıllardır işe yaradığını gördüğüm 4 temel kural:

    1. Pratik > Teori

      Bir araba kullanma kılavuzunu ezberleyerek şoför olamazsınız. “Tell me about yourself” sorusunun mükemmel cevabını kağıda yazabilirsiniz, ama onu sesli, akıcı ve kendinden emin bir tonda söylemedikçe o cevap bir işe yaramaz. Teori harikadır ama sizi mülakat odasında kurtarmaz. O cevabı fiziksel olarak “söylemeniz” gerekir.

    2. Düzenlilik

      Mülakata bir hafta kala her gün 5 saat pratik yapmak yerine, her gün sadece 15 dakika ayırmak çok daha etkilidir. İngilizce, kısa süreli yoğun bir depar değil, uzun soluklu bir yürüyüştür. Hazırladığınız cevabı her gün sadece bir kez ayna karşısında tekrar etmek bile, bir hafta boyunca hiç yapmamaktan katbekat daha değerlidir. Bu düzenlilik, özgüveninizi yavaş yavaş ama sağlam bir şekilde inşa eder.

    3. Aşamalı Gelişim

      Sürekli aynı şeyi yaparak farklı bir sonuç bekleyemezsiniz. Cevabınızı hazırladıktan sonra kendinizi aşamalı olarak zorlamalısınız:

      1. Aşama 1: Önce kendi kendinize sessizce okuyun.
      2. Aşama 2: Sonra ayna karşısında sesli bir şekilde, vücut dilinize ve mimiklerinize dikkat ederek anlatın.
      3. Aşama 3: Telefonunuza sesinizi kaydedin ve dinleyin. O “ııı, şey” gibi dolgu seslerini, nerelerde takıldığınızı fark edin.
      4. Aşama 4: Güvendiğiniz bir arkadaşınıza anlatıp dürüst bir geri bildirim isteyin.
      5. Aşama 5: Mümkünse, bunu bir profesyonelle, örneğin anadili İngilizce olan bir eğitmenle prova edin.

      Bu adımların her biri, konfor alanınızın hemen dışında bir yerdedir ve gelişim tam da orada gerçekleşir.

    4. Kişiselleştirme ve Hata Analizi

      İnternetteki hazır cevapları bir kenara bırakın. Sizin hikayeniz size özeldir. Kaydettiğiniz seste duyduğunuz o “eee”ler, o duraksamalar… Bunlar düşmanınız değil, yol haritanız. Bu hataları fark edip üzerlerine gitmek, sizi mükemmelleştirecek olan şeydir.

    Peki, Ne Söyleyeceğiz? Adım Adım Uygulama Rehberi

    “Tamam, felsefeyi anladık da… Cümleye nasıl başlayacağım?” dediğinizi duyar gibiyim. Gelin, o etkili cevabı birlikte inşa edelim. En akılda kalıcı formül: Şimdiki Zaman – Geçmiş Zaman – Gelecek Zaman (Present – Past – Future).

    1. Adım: ŞİMDİ (Mevcut Durumunuz – Yaklaşık 20-30 saniye)

    İlk cümleniz en önemlisidir. Kim olduğunuzu ve şu an ne yaptığınızı net bir şekilde ifade edin.

    Ne Anlatmalısınız? Mevcut pozisyonunuz, unvanınız, kaç yıllık deneyiminiz olduğu ve uzmanlık alanlarınız. Mümkünse, mevcut rolünüzdeki en önemli sorumluluğunuzu ve yakın zamanda elde ettiğiniz somut bir başarıyı ekleyin.

    Örnek: “I am a digital marketing manager with over 6 years of experience, specializing in SEO and content strategy. In my current role at TechSolutions, I lead our organic growth initiatives. Most recently, I spearheaded a project that resulted in a 40% increase in website traffic over the last two quarters.”

    2. Adım: GEÇMİŞ (Sizi Buraya Getiren Yol – Yaklaşık 20-30 saniye)

    Bu noktaya nasıl geldiğinizi, önceki deneyimlerinizin mevcut yetkinliklerinizi nasıl şekillendirdiğini anlatın. CV’nizi okumayın, noktaları birleştirin!

    Ne Anlatmalısınız? Önceki bir deneyiminizi seçin ve bu deneyimin size başvurduğunuz pozisyonla ilgili ne öğrettiğini vurgulayın. “Şu şirkette çalıştım” demek yerine, “O şirketteki tecrübem bana şunu öğretti” deyin.

    Örnek: “Before TechSolutions, I was at MediaGroup, where I had the opportunity to build the company’s first content marketing plan from the ground up, on a tight budget. That experience was crucial because it taught me how to manage a creative team and resources effectively, a skill I use daily in my current leadership role.”

    3. Adım: GELECEK (Neden Buradasınız? – Yaklaşık 20-30 saniye)

    Cevabınızın zirve noktası. Neden bu mülakatta, bu şirket için oturduğunuzu açıklayın. Geçmişinizi ve bugününüzü, onların geleceğine bağlayın.

    Ne Anlatmalısınız? Becerilerinizin, iş tanımındaki hangi gereksinimle örtüştüğünü belirtin. Şirketin hedeflerine nasıl katkıda bulunabileceğinizi ve kariyerinizin bir sonraki adımını neden bu şirketle atmak istediğinizi söyleyin.

    Örnek: “What excited me when I saw this Senior Marketing Manager role was that my 6 years of hands-on experience in SEO and organic growth seems to align perfectly with the goals you mentioned in the job description. I am confident I can contribute to your team’s target of entering new markets, and I’m eager to take the next step in my career with a company that has a reputation for valuing innovation.”

    İşte bu kadar! 90 saniyeden kısa, net, kendinden emin ve en önemlisi size özel bir cevap.

    Bu formülü oluşturduktan sonra en kritik kısım olan pratiğe geçilir. Unutmayın, tek başına ayna karşısında yapılan pratik bir yere kadar etkilidir. Gerçek gelişim, genellikle dışarıdan bir gözün sağladığı geri bildirimle gelir. İşte bu noktada, bir profesyonelden, belki anadili İngilizce olan bir eğitmenden alacağınız geri bildirim paha biçilmez olabilir. Bu kişi sadece gramerinizi değil, aynı zamanda tonlamanızı, kelime seçiminizi ve kültürel nüansları da değerlendirerek size mülakata bir antrenörle hazırlanma imkanı sunar.

    Son Söz

    “Tell me about yourself” sorusu, ezberinizi ölçen bir test değildir; sizin iletişim kurma yeteneğinizi, özgüveninizi ve o pozisyonu ne kadar anladığınızı tartan bir terazidir.

    Mükemmel olmak zorunda değilsiniz. Hata yapmaktan korkmayın. Önemli olan samimi olmak ve kendi profesyonel hikayenizin kontrolünü elinize almaktır. Bu formül ve kurallar sizin yol haritanız. Ama geminin kaptanı sizsiniz.

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: Cevabım tam olarak ne kadar uzun olmalı?

    Cevap: İdeal süre 60 ila 90 saniye arasıdır. Daha kısası ilgisiz, daha uzunu ise sıkıcı ve dağınık bir izlenim bırakabilir. Bu süre, kendinizi net bir şekilde tanıtmak ve karşınızdakinin ilgisini canlı tutmak için genellikle yeterlidir.

    Soru 2: Hobilerimden veya kişisel hayatımdan bahsetmeli miyim?

    Cevap: Genel kural olarak, hayır. Cevabınızı profesyonel çerçevede tutmak en güvenlisidir. Ancak bir istisna olabilir: Eğer hobiniz, pozisyonla doğrudan ilgili bir beceriyi (örneğin, takım kaptanlığı > liderlik, satranç > stratejik düşünme) gösteriyorsa, bunu son cümlenizde çok kısaca belirtebilirsiniz. Ama bu bir zorunluluk değildir.

    Soru 3: Mülakat sırasında heyecandan takılırsam veya bir kelimeyi unutursam ne yapmalıyım?

    Cevap: Öncelikle sakin olun. Bu dünyanın en doğal şeyi. Derin bir nefes alın, belki hafifçe gülümseyin ve “Sorry, let me rephrase that” (Kusura bakmayın, yeniden ifade edeyim) veya “Let me start that over” (Baştan alayım) gibi bir cümleyle toparlayın. Baskı altında sakin kalabilme ve durumu yönetme beceriniz, mükemmel gramerden çok daha etkileyici olabilir. Pratik yapmanızın en büyük sebeplerinden biri de bu anları en aza indirmektir.

  • Anlamadığım bir şeyi karşımdakine kibarca nasıl tekrar ettirebilirim?

    Anlamadığım bir şeyi karşımdakine kibarca nasıl tekrar ettirebilirim?

    İngilizce Pusulam: ‘Anlamadım, Tekrarlar mısınız?’ Demenin En Zarif Yolları

    İngilizce Pusulam: ‘Anlamadım, Tekrarlar mısınız?’ Demenin En Zarif Yolları

    Merhaba yol arkadaşım,

    O anı hepimiz biliriz. Karşında biri, belki yeni tanıştığın bir yabancı, belki bir iş arkadaşın, belki de bir film karakteri… Ağzından kelimeler dökülüyor, hem de ne dökülmek! Sen de tüm iyi niyetinle odaklanıyorsun ama nafile. Kelimeler vızıldayan arılar gibi kulağının yanından geçip gidiyor. Cümlenin sonu geldiğinde zihninde dev bir boşluk… ve o malum, mideye kramp gibi giren panik hissi. Ne yapacaksın şimdi? “Yes, yes” deyip anlıyormuş gibi gülümsemek mi? Yoksa öylece donup kalmak mı?

    Bu senaryo bir yerlerden tanıdık geldiyse, doğru limandasın. 25 yıllık öğretmenlik hayatımda bu anı sayısız öğrencimin gözlerinde okudum. Şunu baştan söyleyeyim: Bu bir yeteneksizlik göstergesi değil. Bu, sadece doğru pusuladan yoksun olmanın, yolunu kaybetmenin bir sonucu.

    Bu yazıda sana klişe bir “Anlamadım deme yolları” listesi vermeyeceğim. Amacım daha derin. Bu durumu bir kriz anı olmaktan çıkarıp nasıl bir öğrenme fırsatına çevirebileceğinin sırlarını fısıldayacağım. Yazı bittiğinde, o panik anını kendine güvenen bir tebessümle yönetebilecek donanıma sahip olacaksın.

    Hazırsan, pusulayı ayarlayıp yola koyulalım!

    Yaygın Yanılgılar ve O Meşhur “Neden Olmuyor?” Sorunsalı

    Yıllardır değişmeyen o sorular: “Hocam, dinliyorum ama anlamıyorum,” “Kelimeleri tek tek biliyorum ama cümle birleşince hepsi uçup gidiyor,” “Yanlış anlarım diye sormaya çekiniyorum.” Bu sorunların kökeni genellikle birkaç temel hataya dayanıyor. Gel, bunlarla dürüstçe bir yüzleşelim.

    • “Gülümseyerek Onaylama” Tuzağı: Belki de en tehlikeli alışkanlık. Anlamadığın halde anlıyormuş gibi yapmak, seni o anlık utançtan kurtarır gibi görünse de uzun vadede olduğun yerde saymana neden olur. Unutma, anlamadığını kabul etmek bir zayıflık değil, öğrenme arzusunun en net, en samimi göstergesidir.

    • Tek Tip İfadeye Sığınmak: Dilin zengin bir alet çantası gibiyken, senin sürekli aynı paslı tornavidayı (“Repeat, please?” ya da “Sorry?”) kullanman bir süre sonra hem seni hem de karşı tarafı yorar. Her durum için farklı bir aletin var, yeter ki kullanmayı bil.

    • Sorunu Yanlış Yerde Aramak: Çoğu öğrenci, meselenin sadece kelime eksikliği olduğunu sanıyor. Elbette kelime hazinesi önemli ama asıl sorun genellikle daha derinde: sistematik dinleme alışkanlığının olmaması, kulağın farklı konuşma hızlarına ve aksanlara aşina olmaması ve o her şeyi kilitleyen hata yapma korkusu. Evet, o kalın gramer kitabını yastığının altına koyunca kurallar sihirli bir şekilde beyne işlemiyor. Bizzat denedim, çalışmıyor.

    Benim Pusulam: Altın Değerinde 4 Kural

    Bir binayı sağlam yapmak istiyorsan, temelini sağlam atmalısın. İngilizce öğrenmek de farklı değil. İşte benim 25 yıldır her öğrencime aşıladığım ve şimdiye kadar hiç şaşmadığını gördüğüm 4 temel kural:

    1. Pratik > Teori: O Direksiyonun Başına Geçilecek!

    Kitaplar, kelime listeleri, gramer kuralları… Bunlar sana haritayı verir, hepsi bu. Ama o arabayı kullanacak olan sensin. Direksiyona geçmeden, trafiğe karışmadan, birkaç kez yanlış sokağa sapıp kaybolmadan şoför olunmaz. Anlamadığını ifade etme kalıplarını bir listeye yazıp ezberlemek, arabanın fren pedalının yerini bilmek gibidir. Ama o pedala doğru zamanda, doğru yumuşaklıkta basma hissi var ya… İşte o, sadece ve sadece pratikle kazanılır.

    2. Düzenlilik Kuralı: Sağlık Yürüyüşü Gibi Düşün

    Şunu aklından çıkarma: İngilizce, bir hafta sonu 10 saat abanıp sonra bir ay yüzüne bakmayacağın bir maraton değildir. Her gün 15 dakika yapılan sakin bir sağlık yürüyüşüdür. Kulağının İngilizcenin ritmine, melodisine alışması için ona her gün bu dili duyması için bir şans vermelisin. Her gün sadece 15 dakika dile maruz kalmak, ayda bir yapılan 5 saatlik yoğun kamptan katbekat daha etkilidir. Süreklilik, bu işin gizli kahramanıdır.

    3. Aşamalı Gelişim: Spor Salonu Metaforu

    Spor salonuna ilk kez gittin diyelim. Doğrudan 100 kiloluk ağırlığın altına yatar mısın? Tabii ki hayır. Önce boş barla başlarsın, sonra ucuna 5 kilo takarsın, sonra 10… Kasların geliştikçe, ağırlığı da yavaş yavaş artırırsın. İngilizce de tıpkı böyledir. Konfor alanının bir tık dışına çıkmadığın sürece yerinde sayarsın. Önce yavaş konuşan çizgi filmlerle başla, sonra seviyene uygun bir podcast bul, ardından altyazılı dizilere geç… Kendini sürekli, ama başa çıkabileceğin seviyede zorlamalısın.

    4. Kişiselleştirme ve Hata Analizi: En İyi Öğretmenin Sensin!

    “Anlamadım” dediğin o an, aslında bir altın madeni. Durup bir düşün: Neden anlamadın? Kelime mi hiç duymadığın bir kelimeydi? Karşıdaki çok mu hızlı konuştu? Aksanı mı farklıydı? Yoksa o an aklın başka bir yere mi kaydı? Hataların, en iyi öğretmenindir; ama sadece onları dinlemeyi öğrenirsen. Her “anlamadım” anından sonra kendine bu soruları sor. Zayıf noktanı tespit ettiğin an, onu güçlendirmek için ne yapman gerektiğini de bulmuş olursun.

    Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi

    Teori tamam. Şimdi o direksiyona geçme vakti. İşte anlamadığın bir şeyi tekrar ettirmek için hemen bugün kullanmaya başlayabileceğin adımlar:

    1. Adım: Durum Tespiti & Soğukkanlılık

    Panik yok. Derin bir nefes al. Karşındaki insan uzaylı değil, sana yardım etmek isteyecektir. Önce sorunu teşhis et:

    • Genel Anlamama: Cümlenin neredeyse hiçbirini anlamadın.
    • Kısmi Anlamama: Bir kısmını anladın ama kilit bir kelime ya da bölüm kaçtı.
    • Kelime/İfade Sorunu: Tek bir kelime veya deyim yüzünden cümlenin bütün anlamı koptu.

    2. Adım: Alet Çantanı Doldur (Duruma Göre Doğru İfadeyi Seç)

    Her duruma “Repeat” diye dalma. İşte farklı senaryolar için kullanabileceğin daha zarif ve etkili ifadeler:

    • Genel ve Kibar Bir Tekrar İsteği İçin:
      • “Sorry, I didn’t quite catch that.” (Kusura bakmayın, tam olarak yakalayamadım.)
      • “Could you say that again, please?” (Tekrar söyleyebilir misiniz, lütfen?)
      • “Would you mind repeating that?” (Tekrarlamanızın bir sakıncası var mı?)
    • Biraz Daha Yavaş Konuşmasını İstemek İçin:
      • “Could you speak a little more slowly, please?” (Biraz daha yavaş konuşabilir misiniz, lütfen?)
      • “I’m sorry, I’m still working on my listening skills. Could you slow down a bit?” (Kusura bakmayın, dinleme becerilerim üzerinde hala çalışıyorum. Biraz yavaşlayabilir misiniz?) – Bu dürüstlük genellikle karşı tarafta sempati uyandırır, unutma!
    • Sadece Bir Kısmı Kaçırdıysan:
      • “I’m sorry, I missed the last part.” (Üzgünüm, son kısmı kaçırdım.)
      • “I got the part about the meeting, but I didn’t catch the time.” (Toplantıyla ilgili kısmı anladım ama saati yakalayamadım.)
    • Belli Bir Kelimeyi Anlamadıysan:
      • “Sorry, what does ‘…[kelime]…’ mean?” (Pardon, ‘…’ ne anlama geliyor?)

    3. Adım: Sahaya Çık ve Pratik Yap!

    Bu ifadeleri bilmek yetmez, bunları kullanma refleksini geliştirmen gerek. Peki nerede? İşte en büyük sorun burada başlıyor: “Hata yapmaktan korkuyorum.”

    Bu korkuyu yenmenin en etkili yolu, güvenli bir alanda, yani seni yargılamayacak bir ortamda pratik yapmak. Bir öğretmenin seni sabırla dinleyeceği, hatalarını bir kusur değil, bir gelişim işareti olarak göreceği bir yer… Yıllardır bu konuda öğrencilerime gönül rahatlığıyla bir sistem öneriyorum: Konuşarak Öğren.

    Neden mi? Çünkü yukarıda saydığım 4 altın kuralı doğal bir şekilde hayata geçirmeni sağlıyor:

    • Pratik için Mükemmel Ortam: Karşında seni yargılamak için değil, cesaretlendirmek için orada olan, sırf bu iş için eğitim almış, anadili İngilizce olan Amerikalı bir eğitmen var. Bu eğitmenler, Konuşarak Öğren’in ABD ofisinde kadrolu çalışıyor; yani bu işi ciddiye alan, tecrübeli profesyoneller.
    • Düzenlilik ve Aşamalı Gelişim: Sana özel atanan sabit bir eğitmenle, kendi belirlediğin sabit ders saatinde düzenli konuşuyorsun. “Bugün ders bulamadım” gibi bahaneler ortadan kalkıyor. Eğitmenin, senin seviyene ve hedeflerine göre hazırlanmış bir eğitim programını takip ediyor. Bu, rastgele bir sohbet değil, spor salonu metaforundaki gibi aşamalı ve planlı bir gelişim süreci demek.
    • Kişiselleştirme ve Hata Analizi: Belki de en sevdiğim özelliklerinden biri Mentörlük Programı. Sana özel bir mentör, gelişimini takip ediyor, raporlar sunuyor ve zayıf noktalarını güçlendirmen için sana özel tavsiyeler veriyor. Bu, hatalarını bir uzman gözüyle analiz edip sana özel bir yol haritası çizilmesi anlamına geliyor ki bu benim bildiğim kadarıyla Konuşarak Öğren’i benzerlerinden ayıran bir detay. Üstelik, yapay zeka destekli interaktif uygulamalarıyla ders dışında da pratik yapmaya devam edebiliyorsun.

    Kısacası, bu ifadeleri gerçek bir Amerikalı ile konuşurken özgüvenle kullanma becerisini kazanmak için ihtiyacın olan her şey düşünülmüş gibi duruyor.

    Kaptanın Son Sözü

    Anlamadığını sormak, acemilik değildir. Aksine, usta bir öğrencinin alametifarikasıdır. Merakın, öğrenme isteğinin ve cesaretin en net göstergesidir. Bugün öğrendiğin bu ifadeler, senin yeni aletlerin. Onları kullanmaktan çekinme. Her “Sorry, could you repeat that?” deyişin, seni hedefine bir adım daha yaklaştıran bir antrenmandır.

    Unutma, bu senin yolculuğun ve pusula artık sende. İlk adımı atmak sana kalmış.

    Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

    Soru 1: Defalarca sormama rağmen hala anlamıyorsam ne yapmalıyım?

    Cevap: Bu başımıza gelebilecek en normal şey! Sakın utanma. Dürüst ol. “I’m really sorry, my English isn’t perfect yet. Could you maybe try saying it in a different way?” (Gerçekten üzgünüm, İngilizcem henüz mükemmel değil. Belki farklı bir şekilde söylemeyi deneyebilir misiniz?) diyebilirsin. Bu, karşı tarafın daha basit kelimelerle veya farklı bir cümleyle anlatmasını sağlar ve genellikle işe yarar.

    Soru 2: “Repeat, please” demek gerçekten kaba bir ifade mi?

    Cevap: Tam olarak “kaba” denemez ama biraz emir cümlesi gibi ve robotik tınlayabilir. Özellikle resmi ortamlarda veya yeni tanıştığın birine karşı “Could you…” veya “Would you mind…” gibi daha yumuşak kalıplar kullanmak her zaman daha iyi bir izlenim bırakır.

    Soru 3: Bu kalıpları ezberlemem yeterli olur mu?

    Cevap: Kesinlikle hayır. Bu, yüzme kitabını okuyarak yüzmeyi öğrenmeye çalışmak gibi olurdu. Ezberlemek sadece ilk adım. Asıl olay, bu kalıpları düzenli pratikle bir reflekse dönüştürmek. Onları ne zaman ve nasıl kullanacağını, ancak direksiyonun başına geçip, yani konuşma pratiği yapıp içselleştirebilirsin.