İngilizce’nin Bermuda Şeytan Üçgeni: In, On, At Kâbusuna Son Veren Pusula
Selam yol arkadaşım,
Gel, şöyle bir oturalım seninle. Bir kahve al yanına, çünkü içinden çıkılmaz gibi görünen bir konuya dalıyoruz. Ah, o meşhur üçlü… “in, on, at”. Küçücük, masum görünen bu üç kelime nasıl oluyor da en hevesli öğrencilerin bile şevkini kırıp cümle kurma cesaretini yok edebiliyor, değil mi? “Acaba ‘in the office’ miydi, yoksa ‘at the office’ mi?” diye düşünürken cümlenin başını unuttuğun o anları sanki dün gibi hatırlarım.
25 yıllık öğretmenlik hayatımda bu “Bermuda Şeytan Üçgeni”nde kaybolmuş yüzlerce, belki binlerce öğrenciyle tanıştım. Kural listelerini ezberleyip ilk fırsatta unutanları, pes edip her yere “in” koyanları, hata yapma korkusuyla sus pus kesilenleri… Hepsini gördüm.
Ama sana bir sır vereyim mi? Sorun büyük ihtimalle sende değil. Sorun, bu konunun sana sunuluş şeklinde. Gel, bugün o kural kitaplarını bir kenara bırakalım. Ezberi unutalım. Seninle, bir daha kolay kolay kaybolmamanı sağlayacak gerçek bir pusula yapalım. Bu yazıyı bitirdiğinde, bu üç küçük kelimenin aslında ne kadar mantıklı bir yapısı olduğunu fark edecek ve onları birer düşman değil, cümlenin anlamını tamamlayan birer yardımcı gibi görmeye başlayacaksın.
Hazırsan, İngilizce pusulanı ayarlayalım ve şu gizemli sulara yelken açalım!
Yaygın Yanılgılar ve O Meşhur “Neden Olmuyor?” Sorunsalı
Yıllardır aynı filmi izliyor gibiyim. Öğrenci büyük bir hevesle başlıyor, sonra “in, on, at” duvarına tosluyor. Peki, neden? Neden bu üç kelime bir türlü yerli yerine oturmuyor? Çünkü farkında olmadan genellikle şu hatalara düşüyoruz:
- Tercüme Tuzağı: Belki de en büyük hata bu. Türkçe’deki “-de, -da” ekinin İngilizce’de tek bir karşılığı olduğunu varsaymak. Oysa durum hiç de öyle değil. “Evdeyim” derken at home, “Odadayım” derken in the room, “Sokaktayım” derken on the street deriz. İngilizce’de mesele kelime kelime çeviri değil, o anki durumu, o kavramı doğru hissetmek. İşte o tuzağa düşmemek lazım.
- Ezber Kâbusu: Sana verilen o upuzun “in, on, at” listelerini yırt at. Ciddiyim. O listeler beynini bir depo gibi görür, halbuki beynin bir depo değil, bir işlemcidir. Bağlamdan kopuk, tek başına bir kelimeyi ezberlemek, duvara çivi çakmadan tablo asmaya çalışmak gibi. İlk rüzgârda uçar gider.
- Mükemmeliyetçilik: “Ya yanlış kullanırsam? Ya rezil olursam?” Bu korku var ya, en sinsi düşman. Hata yapma korkusuyla hiç kullanmamak, yüzme öğrenmekten korkup ömür boyu suyun kenarında beklemeye benziyor. Islanmadan yüzemezsin, bu kadar basit.
Kulağa tanıdık geliyor mu? Cevabın “evet” ise, derin bir nefes al. Çünkü şimdi bakış açımızı değiştirecek birkaç temel prensibe geçiyoruz.
Benim Pusulam: Aklın Bir Köşesinde Tutulacak 4 Prensip
Çeyrek asırlık tecrübemi damıtıp sana 4 temel ilke sunuyorum. Bunlar sadece “in, on, at” için değil, tüm İngilizce öğrenme yolculuğun için geçerli olabilir. Bunları anladığında, her şeyin biraz daha kolaylaştığını göreceksin.
Prensip 1: Pratik > Teori (Direksiyona Geç!)
Gramer kitapları sana yol haritasını verir, buna şüphe yok. Ama arabayı kullanacak olan sensin. Sadece haritaya bakarak şoför olunmaz. Direksiyonun başına geçmen, vites değiştirmen, frene basman, yani o dili aktif olarak kullanman gerekir. “In, on, at” kurallarını okumak sana ne yapman gerektiğini söyler; ama o kelimeleri bir cümlenin içine yerleştirip sesli söylediğinde, işte beyin asıl o zaman bağlantıları kurmaya başlar. Unutma, bilgi başka, o bilgiyi kullanabilmek bambaşka bir şey.
Prensip 2: Düzenlilik (Sağlık Yürüyüşü Gibi Düşün)
İngilizce, bir pazar günü 10 saat abanıp sonra bir ay ara verilecek bir maraton değildir. İngilizce, daha çok her gün 15 dakika yapılan bir sağlık yürüyüşüne benzer. Beynimiz düzeni sever. Her gün kısa bir süre bile olsa “in, on, at” içeren cümleler görmek, duymak veya kurmak, bir ayda bir kez 6 saatlik bir gramer boğuşmasından katbekat daha etkilidir. O 15 dakikayı sakın küçümseme. Bir ay sonra dönüp baktığında ne kadar yol katettiğine şaşırabilirsin.
Prensip 3: Aşamalı Gelişim (Spor Salonu Mantığı)
Hiç spor salonuna gidip ilk günden 100 kilo kaldırmaya çalışan birini gördün mü? Göremezsin, çünkü bu hem imkânsızdır hem de sakatlığa davetiye çıkarır. İngilizce de böyledir. Her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırırsan kasların bir noktadan sonra gelişmez. Konfor alanının bir tık dışına çıkmak zorundasın. Bugün “The cat is on the table” cümlesini rahatça kuruyorsan, ne güzel. Peki yarın “My birthday is on Monday” demeye ne dersin? Ertesi gün de “The report is on page 5″ demeyi zorla bakalım. Gelişim, işte bu küçük adımların birikimiyle olur.
Prensip 4: Kişiselleştirme ve Hata Analizi (Hataların En İyi Öğretmenin)
Hataların, en değerli hazinendir; ama sadece onları dinlemeyi öğrenirsen. Herkesin takıldığı yer farklıdır. Belki sen “in” ile “at”i sürekli karıştırıyorsun, bir başkası ise “on”u nerede kullanacağını kestiremiyor. Bir “hata defteri” tutmak fena fikir değil. Yaptığın bir yanlışı fark ettiğinde not al. Cümlenin doğrusunu ve yanlışını yaz. Sonra bir durup kendine sor: “Ben burada neden ‘in’ değil de ‘at’ kullandım? Aklımdan ne geçiyordu?” Bu analiz, onlarca kural listesinden çok daha öğreticidir. Kendi yanlışlarını anlamadan, doğru yolu bulman pek mümkün değil.
Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi
“Tamam hocam, anladım da nereden başlayacağım?” dediğini duyar gibiyim. İşte sana somut, hemen bugün başlayabileceğin bir eylem planı.
Adım 1: Zihinsel Haritanı Oluştur (Ezberleme, Kavra!)
Uzun listeleri bir kenara bırak ve bu üç kelimeyi zihninde şöyle canlandır:
- IN (İÇİNDE): Sınırları belli, üç boyutlu, çevrelenmiş bir alan düşün. Bir kutu gibi.
- Bir odanın içinde: in the room
- Bir şehrin içinde: in London
- Bir kutunun içinde: in the box
- Bir kitabın içinde: in the book
- Geniş zaman dilimleri (aylar, yıllar, mevsimler): in April, in 2024, in summer
- ON (ÜSTÜNDE/YÜZEYİNDE): Genellikle iki boyutlu bir yüzey düşün. Bir masa gibi.
- Masanın üstünde: on the table
- Duvarın yüzeyinde: on the wall
- Sayfanın yüzeyinde: on page 10
- İnternet gibi bir platformun yüzeyinde: on the internet
- Belirli günler ve tarihler: on Monday, on my birthday, on May 5th
- AT (NOKTASINDA): Belirli, spesifik bir nokta düşün. Harita üzerindeki bir raptiye gibi.
- Otobüs durağı noktasında: at the bus stop
- Adresin tam o noktasında: at 221B Baker Street
- Kapının yanında/önünde: at the door
- Belirli bir saat: at 9 o’clock
- Bir etkinlikte/mekânda: at the party, at the cinema
Adım 2: Gözlemle ve Topla (Preposition Dedektifi Ol)
Bundan sonra etrafına farklı bir gözle bak. İngilizce bir makale mi okuyorsun? Bir dizi mi izliyorsun? Kulağını dört aç. Biri “I’ll see you at the cinema’ dedi, ‘in the cinema’ demedi. Hah, tamam, demek ki buluşma noktası olarak ‘at’ daha mantıklı geliyor onlara.” diye düşün. Bu küçük farkındalık anları, en iyi derslerdir.
Adım 3: Konuşarak Test Et (Bilgiyi Beceriye Dönüştür)
Tüm bu biriktirdiklerini, gözlemlerini ve zihinsel haritanı kullanmanın en etkili yolu şüphesiz konuşmak. İşte bu noktada teorinin bittiği, pratiğin başladığı yere geliyoruz.
Elbette kendi kendine cümleler kurmak iyi bir başlangıç, ama kaslarını gerçekten geliştirmek ve işi hızlandırmak istersen, benim yıllardır gözlemlediğim ve gerçekten işe yaradığını gördüğüm bir yöntem var: ana dili İngilizce olan birileriyle düzenli konuşmak. Bu konuda da, açıkçası, Konuşarak Öğren gibi sistemler bir adım öne çıkıyor. Neden dersen, yukarıda bahsettiğim tüm prensipleri bir araya getiriyor gibi duruyor:
- Kaliteli Pratik: Karşında, sadece İngilizce konuşan biri değil, genellikle öğretmenlik tecrübesi olan bir Amerikalı eğitmen oluyor. Bu eğitmenler, senin gibi öğrencilerin “in, on, at” gibi tipik hatalarını nasıl nazikçe düzelteceklerini biliyorlar.
- Düzenlilik ve Kişiselleştirme: Genellikle sana özel bir eğitmen atanıyor ve derslerini hep onunla yapıyorsun. Bu, eğitmenin senin zayıf noktalarını (mesela sürekli “at” demeyi unuttuğunu) fark etmesini ve seni o konuda bilinçli olarak çalıştırmasını sağlıyor. Belirlediğin periyotta aranmak, “bugün havamda değilim” deme lüksünü ortadan kaldırıp düzenlilik prensibini hayata geçiriyor.
- Hata Analizi: İyi bir sistemde, gelişimini takip eden birileri bulunur. Nerelerde hata yaptığını gösterir ve bu hataları nasıl düzelteceğine dair sana yol haritası çizerler. Yani o bahsettiğim “hata defterini” senin için profesyonel bir ekip tutmuş olur. Bu da önemli bir destek.
Kısacası, bu tür bir yapı, spor salonuna tek başına gitmek yerine, sana özel program yazan, hareketleri doğru yapıp yapmadığını kontrol eden ve gelişimini takip eden kişisel bir antrenörle çalışmaya benziyor. Aradaki farkı tahmin edebilirsin.
Kaptanın Son Sözü
Gördüğün gibi, “in, on, at” bir kâbus olmak zorunda değil. Onlar sadece birer araç. Önemli olan, bu araçları nasıl kullanacağını doğru bir felsefeyle öğrenmek. Ezberden kaç, pratiğe sarıl. Düzenli ol, ama kendini yıpratma. Hatalarından ders çıkar ve konfor alanının dışına küçük adımlar at.
Bu yolculukta elbette bazen tökezleyeceksin, bu çok normal. Ama umarım bu yazıyla eline bir pusula verebilmişimdir. Artık en azından nereye gideceğini, hangi yöne döneceğini biraz daha iyi biliyorsun.
Unutma, bu senin yolculuğun ve pusula artık sende. İlk adımı atmak sana kalmış.

Bir yanıt yazın