“Ee, Nasılsın?”dan Sonrası: Yabancılarla Bitmeyen Sohbetlerin Sırrı
Ah, o an… Ne kadar da tanıdık, değil mi? Karşında ana dili İngilizce olan biri duruyor. İlk selamlaşma, “Where are you from?” sorusu, o klasik cevaplar… ve sonra o meşhur, o buz gibi sessizlik. Kalbin biraz hızlanır, beyninde kelimeler uçuşur ama hiçbiri diline gelmez. Donakalırsın. Konu bulmak, okyanusun ortasında bir anda pusulanı düşürmek gibi. “Ya sıkıcı olursam?”, “Ya yanlış bir şey söylersem?”, “İnsan ne konuşur ki şimdi?” Bu sorular fırtına gibi eserken, karşındaki kişi muhtemelen kibarca gülümsemeye devam eder ama ikiniz de bilirsiniz: Sohbet çoktan can verdi.
Bu senaryo sana bir yerlerden tanıdık geliyorsa, yalnız değilsin. Yıllardır bu yolculukta o kadar çok öğrenciye eşlik ettim ki, bu sessizlik anının yarattığı hayal kırıklığını adeta ezberledim. Ama sana bir sır vereyim mi? Sorun ne yeteneğinde ne de zekanda. Sorun, muhtemelen doğru olmayan bir haritayla yola çıkmış olman.
Eğer bu donup kalma anlarını tarihe gömmek, sohbetin tadını çıkarmak ve kendini gerçekten ifade etmek istiyorsan, tam olman gereken yerdesin. Bu yazı sana klişe bir “konuşulacak konular listesi” vermeyecek. Onun yerine, bir daha asla konu sıkıntısı çekmemen için gereken zihniyeti, birkaç stratejiyi ve en önemlisi o içten gelen özgüveni aşılayacak bir pusula sunacak.
Hazırsan, İngilizce pusulanı yeniden ayarlayıp okyanusa açılalım!
Yaygın Yanılgılar ve “Neden Tıkanıyorum?” Sorunsalı
Önce bir yüzleşelim. Bir şeyler yolunda gitmiyorsa, bunun kök nedenlerini anlamak zorundayız. Yıllardır derslerimde, sohbet gruplarında gördüğüm, en iyi niyetli çabaları bile sabote eden 3 temel hata var:
- Mükemmeliyetçilik Tuzağı: “Tüm gramer kurallarını yalayıp yutmadan asla konuşmam.” Bu, yüzmeyi öğrenmek için önce okyanusların tüm haritasını ezberlemeye benziyor. Komik, değil mi? Konuşmak, kusurlu olmayı baştan kabul etmektir. İletişim bir sınav değil, bir köprü kurma eylemidir. O köprünün birkaç taşı eksik olsa bile seni karşıya geçirir. Yeter ki adımını at.
- “İlginç Olmalıyım” Baskısı: Sanki her sohbetimiz bir TED Konuşması olmak zorundaymış gibi bir beklentiye giriyoruz. Hayır, gerçekten değil! Kimse senden sürekli küresel ekonomik trendleri ya da Rönesans sanatını yorumlamanı beklemiyor. En sıcak, en akılda kalıcı sohbetler en sıradan konulardan doğar: Havadan sudan, içtiğin kahvenin tadından, dün gece izlediğin tuhaf filmden… Samimiyet, “ilginç” olmaktan değil, “gerçek” olmaktan geçer.
- Ezberlenmiş Cümlelere Sığınmak: “My name is X. I am from Y. I like Z.” Bu cümleler bir kapıyı aralar, evet. Ama tüm sohbeti taşıyamazlar. Bu, alet çantasında sadece çekiç olan bir tamirciye benzer. Her soruna aynı aletle yaklaşır ve sonuç genellikle hayal kırıklığı olur. Sohbet canlı bir şeydir; dansa benzer. Ezberle değil, ritme ayak uydurarak, akışla ilerler.
Bu hatalardan biri veya birkaçı sana tanıdık geldiyse, derin bir nefes al. Bu sadece rotanı biraz güncellemen gerektiği anlamına geliyor, hepsi bu.
Benim Pusulam: Aklının Bir Köşesinde Tutman Gereken 4 Kural
Yıllar içinde, dil öğreniminde gerçekten yol kat eden öğrencilerimin istisnasız uyguladığı, benim de her fırsatta altını çizdiğim 4 temel prensip var. Bunları yeni kuzey yıldızın olarak düşünebilirsin.
1. Pratik > Teori: Artık Direksiyona Geç
Kitaplar, gramer tabloları, kelime listeleri… Bunlar harika birer yol haritasıdır. Ama arabayı kullanacak olan sensin. Direksiyona geçmeden, o yolda nasıl gidileceğini asla öğrenemezsin. Konu bulma becerisi de tam olarak böyledir. Hangi soruların sohbeti ateşlediğini, hangi konuların karşı tarafın gözlerini parlattığını ancak deneyerek, yani konuşarak keşfedersin.
2. Düzenlilik Kuralı: Sağlık Yürüyüşü Gibi Düşün
İngilizce, bir hafta sonu 10 saat abanıp sonra bir ay unuttuğun bir proje değildir. O, her gün atılan 15 dakikalık bir sağlık yürüyüşüdür. Her gün sadece birkaç dakika bile olsa birileriyle sohbet etmeye çalışmak, ayda bir yapılan 3 saatlik bir konuşmadan katbekat daha etkilidir. Bu düzenlilik, beynindeki “konuşma kasını” sürekli sıcak tutar.
3. Aşamalı Gelişim: Spor Salonu Mantığı
Spor salonuna ilk gün gidip 100 kiloyu kaldırmayı dener misin? Tabii ki hayır, kendini sakatlarsın. Peki her gün aynı 5 kiloluk dambılı kaldırırsan gelişir misin? Yine hayır. İngilizce de böyledir. Konu bulma konusunda kendine küçük hedefler koy:
- Başlangıçta: Sadece basit sorular sor. (What is your favorite food?)
- Bir sonraki adım: Cevabına bir takip sorusu ekle. (Oh, pasta? What kind of pasta do you like the most?)
- Ustalık seviyesi: Kendi fikrini veya küçücük bir anını paylaş. (Me too! I actually tried to make carbonara last week, it was a total disaster!)
Her gün konfor alanının bir milim dışına çıkmak, gelişimin ta kendisidir.
4. Kişiselleştirme ve Hata Analizi: En İyi Öğretmenin Sensin
Sohbet tıkandı mı? Panikleme. Hatta sevin. Bu senin için bedava bir ders. Neden tıkandığını bir düşün. Sadece cevap verip soru sormayı unuttun mu? Karşındakinin ilgi alanını ıskaladın mı? Hataların, sana özel hazırlanmış ders notlarıdır; ama sadece onları açıp okursan işe yararlar. Kendi yanlışlarını anlamadan doğruyu bulman çok zor. Pratikten sonra 2 dakika ayırıp “Neyi daha iyi yapabilirdim?” diye düşünmek, pratiğin kendisi kadar değerlidir.
Peki, Ne Yapacağız? Adım Adım Uygulama Rehberi
Teori tamam. Şimdi gelelim en kritik kısma: Eylem. İşte sana özel, adım adım bir sohbet başlatma ve sürdürme rehberi.
1. Adım: Keşif – Kendi “Konu Cephaneliğini” Oluştur
Bir yabancıyla konuşurken konu bulamamanın asıl nedeni, çoğu zaman kendin hakkında konuşmaya hazırlıklı olmamandır. Hemen bir defter kap, telefonunun notlar bölümünü aç ve şu başlıkları yaz:
- İşim/Okulum: Ne iş yapıyorum? İşimde/okulumda en sevdiğim ve en sevmediğim şeyler ne? Başından geçen komik bir anı var mı?
- Hobilerim: Boş zamanlarımda ne yaparım? (Unutma, film izlemek, müzik dinlemek, yürümek… Bunların hepsi birer hobidir!) En son hangi filmi izledim ve neden beğendim/beğenmedim?
- Şehrim/Ülkem: Yaşadığım yerin nesi meşhur? Bir turiste nereleri gezmesini önerirdim?
- “En”lerim: En sevdiğim yemek, müzik türü, kitap, renk…
Bu listeyi basit İngilizce cümlelerle doldur. Amaç, kendin hakkında konuşabileceğin küçük bilgi kartları yaratmak. Bu senin acil durum cephaneliğin olacak.
2. Adım: İnşa Etme – Soru Sorma Sanatında Ustalaş
Sohbet bir pinpon maçı gibidir. Topu sürekli sende tutamazsın, karşıya da göndermen gerekir. İşte bu noktada imdada yetişen, benim de çok sevdiğim bir yöntem var: F.O.R.D. metodu.
- F – Family (Aile): Do you have any brothers or sisters?
- O – Occupation (Meslek): What do you do for a living? Do you enjoy your job?
- R – Recreation (Hobiler): What do you do in your free time? Have you seen any good movies lately?
- D – Dreams (Hayaller): Do you like to travel? What is a country you would love to visit one day?
Bu başlıklar, politika, din gibi mayınlı tarlalara basmadan bir insanı tanımanın en güvenli ve en insani yollarını sunar. Kural basit: Bir cevap ver, bir soru sor.
3. Adım: Test Etme – Güvenli Limanlarda Antrenman Yap
İyi, hoş da… Nerede pratik yapacağım? Rastgele bir turistin yolunu kesmek pek sürdürülebilir bir yöntem sayılmaz. İhtiyacın olan şey, hata yapmaktan çekinmeyeceğin, yargılanmayacağın ve sana yol gösterecek bir pratik ortamı.
Piyasada bir sürü seçenek var, biliyorum. Çoğunu da denemiş veya incelemişimdir. Ama yıllardır öğrencilerimde en tutarlı ve şaşırtıcı sonuçları gördüğüm bir yer var, o da Konuşarak Öğren. Bunu bir reklam gibi söylemiyorum, bir eğitmen olarak gözlemimi paylaşıyorum. Neden mi farklı? Çünkü Konuşarak Öğren bir “konuşma uygulaması” değil, seni gerçekten önemseyen bir eğitim sistemi.
Şöyle düşün: Sana özel atanmış, ana dili İngilizce olan, eğitmenlik formasyonuna sahip sabit bir hocan var. Her ders aynı kişiyle, hep aynı saatte. Hocan senin ilgi alanlarını, hedeflerini, hatta hangi kelimelerde takıldığını zamanla öğreniyor. Bugün kimi bulacağım, acaba anlaşır mıyız derdi yok. Tıpkı her hafta evine gelen özel hocan gibi.
Dahası, bu sistemde seni sadece bir hocayla baş başa bırakmıyorlar. Sana özel atanan bir eğitim danışmanı (mentör), gelişimini sürekli takip ediyor, raporlar sunuyor ve “Bak, en çok şu konuda hata yapıyorsun, gel bu hafta buna odaklanalım” diyerek sana yol gösteriyor. Bu kişisel takip ve mentörlük, işin rengini tamamen değiştiriyor. Dersler “hadi havadan sudan konuşalım” diye geçmiyor; senin hedeflerine göre hazırlanmış bir müfredat üzerinden, yapılandırılmış bir şekilde ilerliyor. Yani hem pratik yapıyor hem de sistemli bir eğitim alıyorsun.
Bu, o bahsettiğim “spor salonu” metaforunun gerçeğe dönmüş hali gibi: Profesyonel bir antrenör (eğitmen), kişisel bir gelişim takipçisi (mentör) ve sana özel bir program.

Bir yanıt yazın